Selahattin Yusuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Selahattin Yusuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mayıs 2023 Pazar

Allah, aşk ile neyi kast etmiş olabilir?

Selahattin Yusuf, gündeme siyasetin egemen olduğu bir dönemde yeni romanı Umudun Göğe Yükselişi ile çıkageldi ve gelişiyle hanemize ferahlık getirdi. Kapı Yayınları tarafından neşredilen yeni eseri, tam olarak iki yüz kırk sayfa.

Kafası sivil çalışan biri için “askerlik” ilginç bir gösterinin başladığı panayır sayılabilir pekâlâ. Erkeklerin, gerçek dünyadan çok uzak bu iklimden bolca hikâyeyle dönmesine sebep bu olsa gerek. Zira gerçekliğin kolayca eğilip büküldüğü bu hayattan hatırı sayılır sayıda anıyla dönebiliyoruz. Çünkü bu similasyon(!) yaşantının kolayca deneyime dönebildiği bir iklim. Bu yanıyla cazibeli bile sayılabilir. Bu mecrada iki erkeğin Ayten için yani aşk için verdiği mücadele ise okunmayı hak ediyor. Aşk, niye var? Allah, aşk ile neyi kast etmiş olabilir?

İktidar sahibi bir erkin (subayın) aşk ile imtihanı ne derece kallavi olur tahmin edersiniz. Kalbi katılaşmış (katılaşmak zorunda kalmış) bir subayı belki de sadece aşk, çaresiz bırakabilir. Ve macera başlar. Çünkü biliriz ki bir kalbe girmek, bir ülkeyi fetihten çok daha zordur genelde. Düğümü çözecek unsur bir mektup ise işi kelimelerin sihirli dünyasına kalmış bir subaya kim yardım edebilir ki? Üstelik kalbi tutuşmuşken. Allah’ın sevdiği kuluysanız ve erlerinizden biri sivil hayatında yazar ise düğüm çözülebilir. Ya da işler iyice karışır.

Selahattin Yusuf, dikkatimizi naif bir aşk hikâyesine çekerken iktidar olmayı, sınırları belli edilmemiş bir gücün kurumsallaştığında paydaşlarını nasıl ruhsuz bir robota çevirdiğini ustalıkla ayan ediyor. Böyle bir düzlemde ince meseleler nasıl çetrefilleşiyor, şahit oluyoruz.

Ruhum dümdüzdü artık, Beynimin edebiyat için ayrılmış kıvrımları emir-komuta zinciriyle ütülenip düzeltilmiş bulunuyordu. Lafı dolayıma sokamıyordum." Buzatti ’den de öğrendiğimiz üzere askerlik ruhu kemiren bir şeydi. Lakin daha evvel üniformanın bireyler üzerindeki etkisi Umudun Göğe Yükselişindeki kadar güzel anlatılmamıştı. Bu zor meseleler roman konusu olduğunda bir muamma da açığa çıkıyor gibi geliyor bana. İnsanın en çıplak haliyle resmedilmesi ne şahane bir şey. “Akşama kadar emir komuta zinciriyle biricikliği yıkılıp tabana inen asker, akşam seri numaralı battaniyesinin altına girdiğinde ruhunu geçmiş yardımıyla kendine yeniden ispat etmek zorundadır da ondan. Yoksa uyuyamayacaktır. Rakam uyuyamaz. Makine dişlisi uyanamaz ve uyuyamaz.

Erkek habitatının uyku çöplükleri geceleri hatıra aranmaya çıkmış canlılarla dolar taşar… Ta eskilerden kalmış bir mahalle arkadaşına dadanır zihni. Bacı kardeş gibi olduğu bir uzak akraba kızını bir de alfa dişisi olarak hayal etmeye kalkar filan. Hiç mi bir şey bulamadı, dolap kapağındaki yıldız fotoğrafıyla senli benli olur, ruhsal tefeciliğe başlar. Ruhsal iflasın dehşetini aşabilmek ve ruhla dünya arasında bağlantı kurabilmek için bir pürüz-yani temas noktası-bulur, buluşturur.

Roman ilerledikçe Teğmen ile Erin gerilimli ortaklığı merak unsurunu had safhaya taşırken Ayten’e dair malumatlarımız da çoğalıyor. Bu gerilim sadece bir rütbeli ile rütbesizin yan yana gelmesinden kaynaklanmıyor sadece. Teğmen’in aşk mektubu ile aşkın kendisini karıştırmasından da kaynaklanıyor. Naif duyguların dünyasına olan yabaniliği de işin cabası. Böylece bu seyirlik panayır, gerilim filmlerini aratmıyor. İşin içine bir de Teğmen’in yersiz kıskançlığı ve gururu girince demeyin keyfimize. Yine de bir süre sonra Seyit komutanı tanıdıkça onunla empati yapar hale geliyoruz ve zamanla bir bağ kurmayı başarabiliyoruz. Nam-ı diğer Seyko’nun sevgi acemisi olmasının tek nedeninin askerlik olmadığını öğreniyoruz çünkü. Sevgiyle arasında gittikçe açılan mesafenin çocukluktan geldiğini öğrenince yelkenleri suya indiriyoruz. Gerilimin son ana kadar eksik olmadığı eserde okuyucu daha net bir finalle tatmin edilse daha mı iyi olurdu emin değilim. Ancak insan ruhunun karanlık derinliklerinde bir gezintiye çıktığımız bu serüvende her haliyle mevcut son için bir sürpriz diyebiliriz.

Selahattin Yusuf roman boyunca elimizden tutup insan denen belirsize ışık tutuyor. Oldukça samimi ilerleyen bu yolda hoş sohbet bir tanıdığın sözleri kendimizi görmemizi sağlıyor. Bu yanıyla bir önceki romanı Eve Dönemezsin ile kıyaslanabilir diye düşünüyorum.

Nihayetinde dilde kendini bulmuş bir yazarın bize dair, insana dair bir hikâyesinden gelip soluklanıyoruz. Bu coğrafyanın insanı tanıyan, onun hikâyesini yazan bir kalemin söyledikleri kalıyor geriye.

Kenan Yusuf
twitter.com/knnysf

2 Ocak 2018 Salı

Hayata ve kendine toslamak

Masumiyetin Son Günleri, Selahattin Yusuf’un ikinci ve son romanı. Profil Yayınları'ndan yenice çıktı. Daha çok edebiyat üzerine yazdığı deneme ve köşe yazılarıyla tanıdığım yazar, Türkiye siyasi tarihine dair yaptığı farklı ve ufuk açıcı okumalarıyla da dikkatimi çekmişti.

Virginia Woolf, Kurmaca Karakter isimli denemesinde romanı yazdıranın kurgudan çok karakter olduğunu anlatır. Ona göre roman bir doktrin vaaz etmez, şarkı söylemez ya da Britanya İmparatorluğu'nun zaferlerini göğe çıkarmak için yazılmaz. Olmadık bir zamanda yazarın önüne ya da zihnine öyle bir karakter peyda olur ki onu yazarak refaha erer. Bir nevi karakter kendini yazdırır.

Romanın kahramanı Masum aslında Selahattin Yusuf’un “İsa Hanginiz” adlı romanında da vardı. Oradan taşıp müstakil bir kitaba taşınması bende demek ki yazarın aklı o karakterde kalmış ve kendisini yazdırmış hissiyatı uyandırdı. Roman boyunca 1970’lerde moda halini almış küçük burjuva radikalizmi olarak gelişen solun bireyler üzerindeki etkisine tanık oluyoruz. Kendine yetecek kadar bir metafizik barındırmayan hayatlarıyla bir süre sonra kendilerine nasıl tosladıklarını okuyoruz.

Üniversitenin oldukça karizmatik ve gözü pek bir lideri Masum ve okulun en güzel kızlarından biri Handan ilişkilerini evlilik mertebesine taşırlar ve zamanla hayatları bir kâbusa döner. Handan’ın zaten problemli bir çocukluğu vardır. Babası onu radikal sol idealleriyle bağdaşmadığı gerekçesiyle babasız bırakmıştır ve Handan babasına karşı ezeli bir öfke biriktirmiştir. Haliyle bu öfke onda derin yaralar açmıştır. Bir de üzerine oluşturmaya çalıştıkları aileleri de geleneksel ailenin sağaltıcılığından uzak ve problemli olunca işler çığırından çıkar. Şişirilmiş egoların çarpışmasına evrilen ilişkileri onlarda ciddi yaralanmalara ve savrulmalara da yol açmaktadır. Masum tutunamayan bir karakterken, Handan kendisine yeni bir dünya kurmuş ve orda mutlu görünmeye çalışmaktadır ama ilişkiler iyice çapraşıklaşmaktadır. Tüm bu hikâye içinde Masum’un değişmesine, kendi kabuğu içinde kıvrılmasına ve daha da yalnızlaşmasına tanık oluyoruz. Yazar bu evreleri Rusların ünlü şairlerinden Mayakovski üzerinden örneklendirmektedir. Bilindiği üzere bireyi ön planda tutan şiirler yazan Mayakovski’ye Lenin, toplumcu şiirler yazması yönünde telkinde bulununca hayal ettiği dünyanın çok ötesinde katı bir gerçeklikle yüzleşmek zorunda kalan Mayakovski bir süre sonra intiharı seçer ve Lenin de bunun üzerine “bireyci Maya, toplumcu Maya’ya suikast düzenledi” der. Hatırlarsak Stefan Zweig da bir cennet tasavvur ederken Hitler dünyasıyla yüzleşmek zorunda kalmış ve intiharı seçmişti. Üstelik güvende sayılabileceği kadar uzaktayken. Masum’daki değişimi de bu hikâyeyi anlatmadan onun üzerinden bir nevi ters örneklendirmeyle açıklamaya çalışır Selahattin Yusuf. Kahramanımız Masum, insan, kapitalizm, psikiyatri ve mesleğiyle yüzleşmek zorunda kalır ve zaaflarıyla baş edemeyince kendine toslayıverir. Devrimci ve idealist tarafı gerçek hayatla karşılaşınca dünyanın ne menem bir şey olduğunu anlamaya başlar. Ama ne yazık ki bununla mücadele edecek savunma mekanizmaları edinmeyi atlamıştır devrimcilik oynarken ve kendisiyle baş başa kalır.

Masum ve Handan arasındaki iletişimsizlik ve sınıf farkının belirginleşmesi hayatlarını kâbusa döndürürken Masum Handan’dan takıntılı bir şekilde ve her şeye rağmen bir türlü kopamaz ve onu geri kazanmak için çareler arar. İkinci sınıf dizi yönetmenliğinden sanat yönetmenliğine terfi peşindedir ve hikâyesini duyduğu Servet’in peşine düşer ve onu ikna eder. Tüm bunları biraz da Handan’ın gözüne girmek için yapar. Hikâyede sürpriz bir son beklemektedir okuyucuyu.

Dile hâkimiyetiyle damakta güzel bir tat bırakan Selahattin Yusuf’un Masum karakteri biraz konforumuzu bozsa da gerek ruhsal çözümlemeleri gerekse hayata dokunan yapısıyla kendini okutuyor. Arnold Bennet, karakter gerçekse romanın hayatta kalma şansı olabileceğini söylemişti. Bu yönüyle romanın şansının yüksek olduğu kanısındayım.

Kenan Yusuf Taşkın
twitter.com/knnysf