10 Temmuz 2017 Pazartesi

Her şeye rağmen çocuk kalabilme cesareti

"Her çocuk gördüğü ilk adaletsiz muamelede bundan etkilenir. Çocuğun senle ilgili olarak ve kendini sana emanet ederken inandığı tek hak vardır: Adil muamele görmek. Ona adaletsizce davrandığınızda yine sizi sevmeye devam edecek ama artık asla aynı çocuk olmayacaktır. Kimse karşılaştığı ilk adaletsizliği atlatamaz."
- J. M. Barrie, Peter Pan

Utanç duygusu, içinde çocukluğu yaşatanlara mahsustur. İçindeki çocuğu öldürmeyen, çocukla çocuk olmayı bilenler ve çocukları her koşulda sevenler utanmayı da bilirler, utandıranları pişman etmeyi de. Çünkü çocukluk aynı zamanda keskin bir zeka, beklenmedik anda beklenmedik şeyi yapma hâli, hayatın gizlerini ve meraklarını hayret makamının tam içinde besleme donanımıyla muazzam bir dönemdir. Dolayısıyla bugün, dünyamızda en büyük eksiklik çocukların dört duvar arasına kapanması ve diyalogdan uzak tutulmalarıdır, yani "adam yerine" konulmamaları...

Yanlış anlaşılmasın, bir çocukluk kitabından falan bahsetmeyeceğim, sadece Susan Neiman'ın Türkçeye çevrilen ilk kitabı Ahlâki Açıklık'daki utanç bahsi beni çok etkilemişti. Bir yetişkin ve çocuk arasındaki ahlâki farkındalık üzerine çok düşündürmüştü. "Yetişkin İdealistler İçin Bir Kılavuz" alt başlığı seçilen o kitaptan bir paragraf: "İyilik ve kötülük dili, sömürülmeye açıktır zira sahip olduğumuz en güçlü dil odur. Bu dili bilemeli, inceltmeli ve keskinleştirmeliyiz. O olmadan hareket etmeye kalktığımızda kendimizi sakatlamış oluruz. Bu noktada en etkili ahlâki silahımız utanç dilidir."

Nagehan Tokdoğan'ın çevirdiği ikinci kitap olan "Niçin Büyüyelim?"de alt başlık şöyle: Çocuksu Bir Çağ İçin Altüst Edici Düşünceler. İlk kitabın içeriği oldukça genişti, 500 küsur sayfa. Yine İletişim Yayınları'nca neşredilen ikinci kitabında daha kısa bir yol izlemiş Neiman fakat 208 sayfaya sığdırdığı şeyler oldukça iddialı. Kitap dört bölümden oluşuyor. Birinci bölümde "Tarihsel Kaynaklar" üst başlığıyla aydınlanma tarihinin efsanesi Rousseau'nun adımları takip ediliyor. Rousseau bu metinlerle neredeyse yeniden yorumlanmış oluyor. "Bebeklik, Çocukluk, Ergenlik" başlıklı ikinci bölümde Arendt'in doğuş, dünyaya geliş fikirleri yazara yoldaşlık etmiş. Üçüncü bölümde "Yetişkin Olmak" bahsine değiniyor Neiman. Burada eğitim, seyahat ve iş hayatında, kitabın önsözündeki şu sorusunu Kant'ın yardımıyla açıyor ve açıklıyor: "Acaba felsefe bize olgunlaşmanın teslim olmakla, tevekkülle eşdeğer görülmediği bir model bulmakta yardımcı olabilir mi?"

Son bölüm "Niçin Büyüyelim?" sorusunun cevabını barındırıyor. Belki de barındırmıyordur. Yazar burada biraz da okuyucuyu yoruyor haklı olarak. Çünkü öyle bir yolla bu bölüme ulaşıyor ki o zihin yolculuğundan sonra bir neticeye varmak okuyucuya kalıyor. Eh, bir zahmet kalsın... Evvela, Neiman için büyümek neye denir, nasıl yorumlanmalıdır ve en temel vasfı nedir gibi soruların bir cevabı olarak kitabın hemen başından şu alıntıyı aktarmalıyım:

"Büyümek, bilmekten ziyade cesaret etmekle ilgili bir meseledir: Dünyaya ilişkin tüm bilgiler bir araya gelse, yargıda bulunma yürekliliğini ikâme edemezler. Yargıda bulunmak, öğrenilebilir bir şeydir -genellikle bu işi iyi yapanları gözlemleyerek öğrenilir- fakat öğretilemez. Bu husus önemlidir zira bizi sahiden harekete geçiren soruların hiçbirinin cevabını bir kurala bağlı kalarak bulamayız. Cesaret yalnızca kendi yargınıza güvenmeyi öğrenme meselesi değil, devletinizin, komşunuzun ya da en sevdiğiniz film yıldızının yargılarına güvenmeme meselesidir de. (Elbette devletiniz, komşunuz ya da en sevdiğiniz film yıldızı bazen haklı da olabilir ve iyi bir yargıda bulunma yetisi, sizin bunu da teslim etmenizi gerektirir.) Daha da mühimi, cesaret hayatımızın içinden geçen yarıklarla birlikte yaşamayı da gerektirir. Bu yarıklar ne denli büyük olursa olsun, aklın idealleri bize dünyanın nasıl bir yer olması gerektiğini; deneyim ise dünyanın olması gerektiği gibi bir yer olmadığını söyler durur. İşte büyümek -ikisinden de vazgeçmeden- bu ikisi arasındaki uçurumla yüzleşmeyi gerektirir." [sf. 14-15]

Neiman ilk bölüm boyunca, Rousseau'nun bir çocuğun nasıl büyüdüğünü toplumsal bazda ele aldığı Emile adlı eserini tetkik ederek konuşuyor. "Birer yetişkin olmak için yaratıldık, fakat yasalar ve toplum bizi çocukluğa geri yolladı." diyen Rousseau'ya, adalet arayışının önemini de ekleyerek destek çıkıyor yazar. Şu pasaja çok dikkat: "Oğlum on bir on iki yaşlarındayken okuldan eve gelip bir öğretmenin kendisine adaletsiz davrandığını söyledi, olayın ayrıntılarını dinlediğimde ona hak verdim ve şöyle söyledim: Bu, senin üzerinde iktidara sahip olan birinden göreceğin yegâne adaletsiz tavır olmayacak. Karşındaki kişi kendini tehdit altında hissediyor olabilir, seni kıskanmış olabilir ya da basitçe yorgun olabilir. Ona dalkavukluk eden ya da karşısında iki büklüm duran bir çocuğu ya da çalışanı tercih edebilir. Okulda öğrenmen gerekenler sadece okumak, yazmak ve toplama-çıkarma yapmak değil, bu deneyimlerle -kendini kaybetmeden- nasıl baş edeceğindir. Kurduğum denge doğru muydu acaba? Adaletsizlikle bunca karşılaşmanın ardından, onun yaşadığı öfkeyi paylaşamıyordum tabii. Ama çocuklarımızın adaletsizlik karşısında farkındalıklarının gelişmesini isteriz, perişan olmalarını değil." [sf. 73-74]

Ezilen ülkelerin tamamında bir çocuğun yüzüne baktığınızda duygulanıyorsanız bunun sebebi o çocuğun size daha dokunaklı gelmesidir der, De Beauvoir. Böyle çocuklar bizde dünyaya ayak diremenin, umudun, bir gelecek tasavvurunun adı ve adımı olur. Öyle değil mi? Bugün bebeklerin mucizevi bir varlık olduğunu düşünmeyen var mıdır? Yoktur kanaatimce. Çünkü onun önünde geniş bir zaman vardır ve ömrünüz yettiğince bu zamana eşlik edip varlığını nasıl anlamlandırdığına, nasıl yorumladığına tanıklık ederiz. Arendt bu durumu çok güzel anlatır. Bebek için ve hatta belli bir yaşına kadar çocuk için, dünyanın her parçası muazzam bir merak alanıdır. Şaşırmanın, üzülmenin, merak etmenin, gülmenin ve ağlamanın en dolu zamanlarına sahiptir bebeklik ve çocukluk. Neiman, bazı şeylerin kuru ve bazı şeylerin ıslak olmasının bizim için ne kadar doğal olduğunu hatırlatırken, bu doğallığı en doğal duygularla yaşamayaşımızın çocukluğun da ölümü olduğunu söyler. Haklıdır. Biz bu "rutinleşmiş doğallığı" terk edip onun yerine bebeğin ve çocuğun duygularına eşlik etsek, hiç değilse karşılık versek, güven kavramının gelişiminde hem aktif bir rol oynamış hem de iyiliğin-kötülüğün ne olduğuna dair somut örnekler vermiş oluruz. Bu konuda psikolog Erik Erikson'u hatırlatıyor Neiman: "En mutlu bebeklerin bile yaşamaktan kaçınamadıkları bir travma olan diş çıkarmadan bahseden Erikson, buna bebeğin dünyasına iyilik ve kötülüğün girdiği ilk olay olarak dikkat çeker. Bebeğin dişi, tam da onun için bir haz kaynağı olan ağzının içinde patlak verir. Daha da kötüsü, diş çıkarırken yaşadığı acı yalnızca bir şeyleri ısırmaya çalıştığında yatışır -ki bu da annenin emzirirken geri çekilmesinden başka bir sonuç doğurmaz." [sf. 83]

Kader bizleri yöneticilere biat ederek bunun sonuçlarına da katlandığımız bir zaman sürükledi, demiş Thrasymachus. Ne zaman? Milattan önce 400'lü yılların ortalarında. "Ve şimdi konuşmak zorundayız" diye de devam etmiş. Buradaki konuşmanın, ama sağlıklı konuşmanın en büyük yardımcısı da hiç şüphesiz kuşku. Kant bu yüzden kuşkuculuğu "zorunlu bir istirahatgâh" olarak gösteriyor. Kant için kuşkucu kişi; dogmatik akıl yürütenlerin, kavrayış ve akıl hususunda sağlıklı bir eleştiri geliştirmeleri yönünde onları zorlayan bir amirdir. Neiman şöyle diyor: "Mutluluğun bir hak olduğu fikri, boş bir hayal değil aklın bir talebidir, sonuçları ise devrim niteliğinde olabilir. Walter Benjamin, Kant sonrası dönemde ortaya çıkan Hegel gibi düşünürlerin akıl ve doğayı, olanla olması gerekeni bütünleştirme çabalarına bakarak "son anda ikiciliğin dürüstlüğünden kendini kurtarmak isteyen" bir bilinçten söz ederken, başka şeylerin yanı sıra bunu kastediyordu. Böylesi bir dürüstlük cesaret gerektirir zira akıl ile doğayı bir araya getirmenin olanaksızlığı, gerçekten bilmeyen isteyeceğimiz bir hakikat değildir." [sf. 118-119]

Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi adlı kült eserinin Neiman'ı nasıl etkilediği kitabın sonlarındaki paragraflarda sık sık kendini belli ediyor. Özellikle hayatı ve düşünce dünyasını yargılamak, kuşkuyla yargılamak. Böylece hayatın zorluklarına en azından mütevazı çözümler bulabilmek. Kendince ve özgürce. Bunun için de çocuk yürekliliğini daima tutmak gerekiyor ruhta. Neiman hatırlatıyor; The Who adlı rock grubu "Yaşlanmadan ölmeyi umut ediyorum" sözü basit ve kendi nesillerine ait bir yaşam anlayışı değil. Kadim bir duygu. Zira bu sözün ilk hâli milattan önce 2500 yılında Mısır'da yaşamış olan filozof-şair Plathotep'e ait imiş.

Çocuk kalabilme cesareti belki de çağın en büyük erdemi. Kitap nasıl başladıysa öyle bitiyor, ama güzel bir soruyla: "Cesaret, rüşt kazanmamızı engelleyecek bütün güçlere karşı koymak için gereklidir zira gerçek yetişkinler ekmek ve sirkle pek de uzun süre oyalanamazlar. İncik boncukla ilgimizin dağıtılmasına izin vermeyecek yahut deneyimsizlikten dolayı cesareti kırılmayacak durumdaysak, etrafta olan biteni daha iyi görebilir ve dile getirebiliriz. Bizler derken hepimizi kastediyorum, bu kitabın yazarı da dahil. Bu, daimi bir devrim sürecidir. Kim toplayacak bunun için cesaretini?" [sf. 204]

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder