26 Temmuz 2017 Çarşamba

Yazılan şeyin gerçekliğini hissetmek

Dünya Edebiyatı’nda olduğu gibi Türk Edebiyatı’nda da hakkının yendiğini düşündüğüm bazı yazarlar vardır. Fikrime göre bunların başında Kemal Tahir gelir. Bazıları için Kemal Tahir, hakkı yenen bir romancı değil, henüz keşfedilmemiş bir romancıdır. Bu fikre saygı duymakla birlikte, Kemal Tahir’in aslında iyi bilindiğini fakat görmezden gelindiğini düşünüyorum. Kemal Tahir’in yanına bile yaklaşamayacak seviyede romanları olmasına rağmen ondan daha fazla itibar gören yazarların varlığı, Tahir’e yapılan bir ayıptan ziyade Türk Edebiyatı’na karşı yapılmış bir yanlıştır. Kendi döneminin entelektüelleri tarafından dışlanan ve bu dışlanma süreci bugünlere kadar gelen yazarın niçin dışlandığını politik nedenler dışında aramak, sonuçsuz kalmaya gebe bir durum. Solcu olmayı devlet ve millet karşıtlığıyla eş değer gören, Osmanlı’yı düşman belleyen (eleştirmek veya övmek ayrı) kişilerin Kemal Tahir’i de yok saymasını garipsemememiz gerekir aslında.

Kemal Tahir Osmanlı’yı ve Osmanlı nezdinde ‘devlet’ mefhumunu ‘kerim’ olarak addeden bir yazar. Fakat nerede yazdığı belli olmayan kurallarla solculuk oynayanlar, Tahir’in bu tutumuna karşı onu eleştirmekten geri durmamışlardır. Bu tür düşüncelerinden ötürü adını bildiğimiz ünlü yazar ve şairlerden de tepki almıştır. Marksist düşünceye sahip olmasına rağmen, komünizmin dışarıdan alınan tezlerle değil, yerel işleyişlerle ön plana çıkmasını isteyen ve bu şekilde ülkeye faydalı olacağını savunan yazarı dışlamak için ‘yerel’ kelimesini kullanması yeterli olmuştur.

Yaşadığım hayat boyunca, rahatsız olduğum en büyük konu eleştirdiği kişi veya konular hakkında hiçbir fikir sahibi olmayan insanlardır. Şu anda siyasette bunu daha çok görsek de edebiyat alanında bunların olması gerçekten üzüntü verici. Baktığımız pencere ‘eser’ penceresi olsa aslında bir sorun kalmayacak ama biz kendi ideolojilerimizin penceresinden bakınca, ortaya sorunlar çıkması kaçınılmaz oluyor. Ortalık yıllarca Nazım Hikmet’e küfreden ‘sağcılar’ ve Necip Fazıl’a demediğini bırakmayan ‘solcularla’ doldu. Hâlbuki durumu, bu iki insanın yazdıkları penceresinden değerlendirseydik çözülmemiş birçok şeyi çözebilirdik. Kemal Tahir de maalesef bu zamanlara kadar çok görülmedi. Yoksa "İnce Memed"i yoldan geçen herhangi birinin bile bilmesine rağmen, "Rahmet Yolları Kesti"yi bilmemek başka türlü nasıl izah edilebilir? Rahmet Yolları Kesti, İnce Memed’ten daha mı kötü bir eser? Hiç sanmıyorum. (Asla, İnce Memed ve Yaşar Kemal kötüdür demiyorum.)

Bence Türk romancısının ana ödevi, imparatorluk kurmak gücüne sahip Türk insanının geleceği kurtaracak cevherini, bu cevherin tarih boyu taşıdığı insancıl birikimini, bu birikimin gelecekte işe yarar yönünü bulup açıklamaktır.” diyor Tahir. Ve ekliyor. "Biz, Batı'yla er geç, ister istemez hesaplaşmak zorundayız! Bunu gerçekten yapmadıkça, Batı'ya hizmet teklif etmekle belâyı başımızdan def edemeyiz!”.  Bu sözleri bile, bir Türk romancısıyla karşı karşıya olduğumuzu bize ispat ediyor. Tabii, kendi içimizdeki entelektüellerimizce dışlanmasının sebebini de.

Fakat her ne kadar inkâr edilmeye çalışılsa da ortada "Devlet Ana" gibi bir başyapıt duruyor ve Kemal Tahir dimdik ayakta kalmaya devam ediyor: “Ben niye 1966 yılında ‘Devlet Ana’ yayınlandığı zaman çok ferahladım? Çünkü ‘Oh, roman yazmayacağım artık!’ dedim. Ama benim ferahlığımın devam edebilmesi için Kemal Tahir’i takip eden birinin çıkması lazımdı. Çıkmadı. ‘Türkiye’de Türk romanı olmalıdır’ diyen bir romancı çıkmadı.” diyor İsmet Özel. En büyük Türk şairlerinden olan birinin, böyle bir şey söylediği romancının yıllarca dışlanmasını benim aklım almıyor.

Sadece Devlet Ana değil, hemen her romanıyla Türk Edebiyatı’na sağlam bir katkı yapmış biri Kemal Tahir. Ve belki de en az bilinen eserlerinden olan "Namuscular", yazarın ölümünden sonra bulunup yayımlanıyor. Belki de az bilinmesinin sebeplerinden biri de budur. İlk baskısı 1974’te Bilgi Yayınevi’nden gerçekleşiyor. Daha sonra bir iki yayınevi daha basıyor ancak günümüzde yeni baskısı şu anda yok. En son İthaki Yayınları 2008 yılında bu eseri basmış. Fakat birçok sahafta çok ucuza bulunabilen bir eser Namuscular. İçinden Malatya geçen, hapishane geçen, devlet geçen, Dersim İsyanı geçen, toplum geçen ve Kemal Tahir’in kendisi de geçen bir eser. Kitaptaki İstanbullu Murat karakteri Kemal Tahir’in ta kendisidir. Donanma davası sebebiyle mahkûm olduğu 12 yıllık esaretin Malatya bölümündeki notlarından oluşuyor eser. Dört bölüme ayrılmış: Namuscular, Malatya Notları, Telgrafçı Abdürrahim ve Şeyh Süleyman Efendi.

Kemal Tahir bu eserinde, namus meselesi yüzünden cezaevine düşmüş mahkûmların hayatlarından yola çıkarak toplumu, siyasi hayatı ve insan ilişkilerini gözden geçiriyor. Namus kavramını ciddi bir şekilde irdeliyor ve bu kavramı ülkenin siyasi ve sosyal hayatıyla bağdaştırarak ortaya ilginç düşünceler koyuyor. Aynı zamanda din olgusu üzerinden de sorgulamalara girişen yazarın en büyük başarısı kanaatimce dili kullanma şeklinden geliyor. Daha karmaşık anlatılabilecek meseleleri, oldukça akıcı bir şekilde ve bir şeylerin arkasına saklanmadan anlatan yazar direkt halka hitap ediyor. Halktanmış gibi görünüp halk hakkında hiçbir şey bilmeyen yazarlarla karşılaştırırsak önemli bir şey bu. Üstelik kullandığı üslûp ve anlatım yönünden aralarla serpilen mizahi unsurlar okuru kitapta tutmak için yetiyor.

Kemal Tahir’in diğer eserleriyle karşılaştırdığımızda burada da göze çarpan bir diğer önemli nokta, karakter kullanmadaki cömertliği. Birçok karakterle romanını oluşturan yazarda gördüğüm en başarılı noktalardan biri, oluşturduğu karakterlerin psikolojik alt yapısını ve romana girmeden önceki geçmişini detaylı bir şekilde okura aktarabilmesi. Ve bunlara ek olarak, diyalogu olan her karakterin, hemen hemen her sözüyle kendini roman içinde belli etmesi. Konuşmalar akarken kim kimdir diye düşünmüyoruz. Üstelik Tahir’in romanlarını elimizden bırakıp uzun günler sonra tekrar kaldığımız yerden başladığımızda, kim kimdi, en son ne olmuştu diye düşünmememizin de sebebinin bu olduğunu düşünüyorum. Son derece başarılı betimlemelerle kitabı okurun kafasına neredeyse kazıyor yazar.

Cezaevleri farklı yerlerdir. Dışarıdan bakıldığında içini doğru bir şekilde tarif edemeyiz. Kemal Tahir direkt cezaevinin içinden yazdığı için kitap bu derece kendini hissettiriyor. Romanı okurken Mazmanoğlu ile ya da İstanbullu ile pencere kenarında muhabbet ediyormuş hissini bize başarılı bir şekilde aktarıyor yazar. Zaten romanlarda en önemli şeylerden biri değil midir, yazılan şeyin gerçekliğini hissettirmek?

Namuscular, Tahir’in birçok konuyu ortaya açtığı, konuşturduğu, bazen havada bıraktığı, bazen de net ifadelerle sonuca ulaştırdığı bir eser. Kalemini çekinmeden kullanmış yazar. O zamanlarda bu şekilde cesur yazmak çok değerli bir şey. Ve Kemal Tahir’de bu cesaret fazlasıyla mevcut.

Yazdığı her satırı okumayı kendime görev bellediğim üç Türk yazardandır Kemal Tahir. Hak ettiği değer henüz verilmese de, Kemal Tahir en iyi Türk romancılardan biridir.

Kitaptan bazı alıntılar:
- Dışarıda akşam olmaktaydı. İstasyon caddesinden ameleler geçiyor, boz mintanlı erkekler, boz entarili kadınlar, işten çıkanlar da, işe gidenler de aynı süratle yürüyorlardı. Amele aileleri… Önde baba… İki adım arkada ana… Sonra sekiz yaşından on üç yaşına kadar kızlar ve oğlanlar… İşten gelenlerin de, işe gelenlerin de üzerlerinde, başlarında pamuk kırıntıları… Berikiler on iki saat ayakta durmaktan, ötekiler gündüz ölü gibi uyumaktan yorgun… Bu da bir çeşit mahpusluk… Affı, beraatı, şahsî veya nakdî kefaletle tahliyesi kabil olmayan bir mahpusluk… Biraz daha büyücek tabiî… Biraz daha genişçe…
- İnsanları aldatmanın en doğru yolu, en kestirme yolu, sözlerini tasdik etmektir.
- Geçenlerde de ‘iktisadî’ dediniz. Her şeyi iktisada getiriyorsunuz. Bundan başka, insanları idare eden bir kuvvet yok mu?
Mesela nasıl bir kuvvet?
Manevî bir kuvvet.
Yani Allah mı?
Evet.
Sadık bey, gecelik entarisiyle bıyık takmış bir kadına benziyordu. Ona bakarken, İstanbullu, deminden beri derdini bol bol döktüğü için duymaya başladığı ferahlığı birden bire kaybetti. Tekrar öfkelendi:
Yani, Memet’in kızını öldürmesi Allah’tan mı?
Tabiî… Takdiri ilâhi.
Kezban’ın orospu olması da mı Allah’tan?
Elbette.
Öyleyse… Siz Allah’a pek acayip bir iş gördürüyorsunuz… Kirli bir iş…
- Dünya tersine dönmüş. İyi adam bile iyiliği fenalıkla beraber yapıyor. Galiba bir gün gelecek, hepimiz yalnız iyilik yapmaktan hem korkacağız, hem utanacağız.
- Malatyalının ikisi az, üçü çoktur. Üç Malatyalı birbirlerini öperek içmeye başlar, sonunda birbirlerini vururlar.”
- Hatır için laf söyleseydim, mahpus olacağıma Mebus olurdum. Kızmalarına gelince: İsterlerse bana kızsınlar. Kızsınlar da… Bizim millete en evvel kızmayı öğreteceğiz. Korku yüreğimize işlemiş de hepimiz kızmayı unutmuşuz.
- İnsanları birbirine dost veya düşman eden kâr ve zarar meselesiydi. Ötekiler hep vesileden ibaretti.
- Bu fâni dünyada şimdilik galip gelenler haklı görünüyor.

Mehmet Âkif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

Sıradaki hayat, hayatsız kalanlar için geliyor

"Günümüzde insanlar bilgiyi arar oldu, hikmeti değil. Oysa bilgi mazidir, hikmet ise gelecek."
- Amerika yerlisi Lumbee Kabilesi

"Beyaz adam adil olsun ve halkıma iyi davransın. Çünkü ölüler hiç de sandığınız kadar güçsüz değildir."
- Kızılderili şef Seattle, 1854

"Ben öyle bilirim ki yaşamak 
Berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır."
- İsmet Özel, Sevgilim Hayat, 1968

Küçük yaşlardayken, "herkesin içinde konuşulmayan", yani konuşulması edebe aykırı mevzuların varlığından haberdardık hepimiz. Bazı konular vardı ve bunlar ailenin içinde, bir odanın içinde, dostlar arasında kalırdı. Ahirete öyle giderdi. Bu durum kanaatimce, hayatın en ufak detaylarına dahi inceliğin, esaslı bir bilincin, şuurlu yaşama gayretinin dokunuşuyla ilgiliydi. Hayat, paldır küldür giden bir şey değildi. Her şeyin bir zarafeti, sınırı, ahengi, estetiği, ritmi vardı. Ölçüyü hiçbir konuda aşmamak gerekirdi. Esnaftan hocaya, sofra adabından ev kurmaya dek her an her şeyde bir ölçü vardı. Bu ölçünün belirlenişinde muhakkak bilginin de yeri vardı ama esas mevzu hikmetti. Hikmete dayalı bir yaşam. İnananın da inanmayanın da boyun büktüğü bir yücelik, birlik yoluna açılan kapı, tevhid.

Sonra birden, her şey her yerde konuşulabilir oldu. Her şey her yerde yapılabilir oldu. Sanıyorum sokakta yemek yemek bu konuda geçmiş olduğum bir sınır. Doğup büyüdüğüm Fatih'te bu hiçbir zaman hoş karşılanmazdı. Şimdi yalnız Fatih'te değil, her ilçenin ve semtin her köşesinde yemek dükkanlarının pencereleri bile yok, kaldırımla dip dibe. Konuşma adabı için bir ihtiyarla gencin arasındaki ilişkiye bakmak yeterli. Hoca ve talebenin yerini öğretmen ve öğrenciye bırakmasıyla sanıldığının çok daha ötesinde bir kırılma yaşandı. Burada üniversite ve medrese kıyaslamasına giremem. Ama biz hocalarımızın, hoca bildiklerimizin yanında sakız çiğnemez, yayılmaz ve mümkünse küçülerek (eğilme, bağdaş kurup oturma gibi) dinlerdik yahut anlatırdık. Hep bir ölçü. Böyle gönülden bir fotoğraf çıkıyordu ortaya hayatın her kenarında.

Hayatın akıl sır ermeyen bir devr-i daimi var. Kontrol bizde değil, biz yalnızca maruz kalanız. Bu maruz kalma hâli hiç şüphe yok ki bizleri de değiştiriyor. Huyumuzu, suyumuzu, evimizi, ailemizi, işimizi, çocuğumuzu, sokağımızı, şehrimizi ve nihayet ülkemizi. Maruz kalanın yapabilecekleri sınırlı olsa da çareler ve çözümler üretmek için akla sahip olduğu da bir gerçek. İdrak etmek ve tedbir almak arasında gidip gelen insan bilinci, neden gün geçtikçe daha az görülür oldu hayat karşısında, hayatın içinde? Engin Geçtan, ilk baskısını 2002'de Metis Kitap'tan yapan Hayat'da, yılların 'insan birikimi'ni bu soruya cevap vermek için kâğıda döküyor. Neticede Hayat, on beş yıldır yeni baskılar yaparak okunmaya devam ediyor. Çünkü hayat dendi mi merak bütün kabuklarını kırıp ortaya çıkıyor. Fırlayan her kabuk parçasında dev birer soru işareti, hayatın amacının ne olduğuna dair.

"Gelecek şimdinin üzerinde acımasızca egemenlik kurmaya başladığından bu yana, insanlar kendilerinin olmayan zamanlar yaşamaya başladılar" diyor Geçtan ve yukarıda bahsetmeye çalıştığım ölçü bahsine bir misal olarak zamanı şu şekilde yorumluyor: "Yaşantılarımıza dikkatle bakıldığında, pek çok şeyi, saati ayarlamış olduğumuz zamanda değil de "eşref saati" geldiğinde gerçekleştirebildiğimizi görebiliriz."

Oysa bugün ne kadar da geç kaldık her şey için değil mi? Sürekli önümüze yeni "bilgiler", yeni "ihtiyaçlar" ve yeni "ölmeden önce yapılması gerekenler" yağarken, her birimiz ne yapacağımızı bilemiyoruz. Ne yapacağını bilememek, çağın en ciddi hastalıklarının kökeninde yatan oldu. Acımasız bir varoluş sıkıntısı: ne yapacağım? Alman kökenli psikanalist Karen Horney, ne yapmak istediklerini bilmediklerinden yakınan ve yardım isteyen hastalarına şöyle dermiş: Bu soruyu hiç "kendinize" sormayı düşündünüz mü? Hepimizin en başından (ne zaman?) düşünmesi gereken bir soru. Çünkü bu sorunun yankılanacağı zamanın ne zaman olduğunu bil(e)miyoruz. Bekarken mi, evliyken mi, lisedeyken mi yoksa emekliyken mi? Belki de yüksek lisans yaparken ya da yöneticilikten müdürlüğe geçerken sormalıyız kendimize ne yapmalıyım diye. Ancak soru değişebilir, "ne yaptım ben?" de olabilir. Zira varoluş, cebimize sıkıştırılmış bir bayram harçlığı değil. Paul Tillich, hâlâ şifa saçan Olmak Cesareti adlı kitabında şöyle der: "İnsanın varoluşu ona yalnızca verilmemiştir, ondan istenir de."

"Geleceği projelerle ipoteklerken şimdiyi ezip geçen çağdaş dünyanın beklentilerine teslim olmak anksiyete ve depresyona davetiye çıkardığı gibi, uzun vadede, boşluk ve anlamsızlık gibi duyguların yaşanma olasılığını içerebiliyor. Uygarlık denen olgu, bizleri, öttükleri için güneşin doğduğunu sanan horozlarla dolu bir alana getirdi sonunda. İki yıl önce gittiğim bir "kavramsal sanat" gösterisinde sergilenen bir duvar saati beni çok etkilemişti. Kadranındaki rakamların yerinde on iki adet "Geç kaldın" yazısıyla." [sf. 104]

Hızın cazibesinin yanında yitirdikleri üzerine herkes bir şeyler söylüyor. Burada 'mikrofonun' evvela uzatılması gereken kişiler, Engin Geçtan gibi işin ehilleri. Geçtan, hızı büyük kent insanının uyuşturucusu olarak nitelendiriyor. Yapılacak şeyin telaş etmeden de aynı sürede yapılabileceğini söylüyor. Yalnız burada hızın, sahici bir uyuşturucu olduğunun ispatı da var: Boşlukla yüzleşmeyi önlemesi. Boşluk deyip geçmemeli. Yaşamın en güzel anları saklıdır aylaklık zamanlarında. Bazen etrafa boş bir bakış, sakin ve sessizce soluk alınan birkaç saat neler neler kazandırır insana. Nice hakikatli sanatçı bu boş zamanların kıymetini bildiğinden hakikate ermiştir mesela. Yahut, hiç olmazsa, hakikat için esaslı çabalar göstermiştir, çığır açan emekler vermiştir. Buradaki hız mefhumunu, insanın canından daha mı değerli olduğu penceresinden bakarak şöyle bir soru soruyor Engin hoca: "Trafik ışığı kırmızıya dönüşmeden önce yetişebilmek için seferberlik durumuna geçtiğinizde ya da asansörün gelmesini bekleyemeden merdivene yöneldiğinizde kazandığınız saniyelerin neden sizden daha değerli olduğu sorusunu hiç kendinize sordunuz mu?"

Çoğu zaman düşmanlarımızın bizi yok etmesi için gerekli olan araçları bizim sağlamamıza yönelik kadim deyişler milattan önce altıncı yüzyıldan kalma. Ezop Masalları'ndaki "Kartal ve Ok" adlı öyküyü hatırlatıyor Geçtan. İnsan doğasıyla siyaseti harmanlayıp, Konfüçyüsçülüğü daha anlaşılır kılmaya çalışmış Mencius'un "Başkaları tarafından aşağılanabilmek için evvela insanın kendini aşağılaması gerekir" sözü de milattan önce dördüncü yüzyıldan. Demek ki insan bir yıkıma uğradığında, bunda ilk 'pay' sahibi kendi olabiliyor. Geçtan burada bir anısını paylaşıyor: "Yirmi yıl kadar önceydi, kumsalda otururken tanımdan bir karıncanın geçtiğini gördüm, o büyük boy karıncalardan, kırmızımsı ve siyah renkli olan. Bir kumsalda tek başına bir karıncanın ne işi olabilir diye düşünürken, onun kararlı bir şekilde denize doğru gittiğini fark ettim. Kumsalı yalayan yumuşak dalgacıklar onu alıp denize çekmek üzereyken yerimden fırlayıp yakaladım ve biraz arkamda bir yerde kumsalın üzerine koydum. Ancak, karınca onu koyduğum yönden dönüp bir kez daha kararlı bir şekilde denize doğru ilerlemeye başlayınca yazgısına saygılı olmaya karar verdim. Biraz sonra dalgalar onu alıp götürmüştü. Bana biraz solgun ve hantal görünmüştü, çok yaşlı olmalı diye düşünmüştüm. Böcekbilimciler herhalde bu davranışın anlamını biliyorlardır, benim için doğanın gizemlerinden biri olarak kaldı." [sf. 117-118]

Bir çocuğun değer görmekten uzak bir yaşam sürmesi, hiç şüphe yok ki gelecekte o çocuğu öfkeli bir insana çevirebilir. Kendine uygun bir kimlik inşa etmek için türlü tehlikeler atlatabilir veya bir güvenlik arayışı gereği oradan oraya atlayabilir. Burada belki de en zoru kişinin akl-ı selim sahibi olduktan sonra oturup düşünmesi. Evet bir şeyler oldu, yaşandı ve bitti. Şimdiden sonra neler olacak? Tecrübeler, acınası ya da acımasız intikamlar yaratılması için var olmadı. Tecrübe insanı insanlık çizgisinde tutmak için bulunmaz bir değer. Bu sebeple kişinin kendi yazgısıyla, kendi tarihiyle barışık olması gerekiyor. Barışık kelimesi çok politik durmuş olabilir. Onun yerine "dost" diyebiliriz. Bu da politik gelebilir çünkü modern zamanlar için dostluk sadece ekleme'den ve silme'den ibaret. Eğer hayatı ayakta tutan, direnç taşlarından biri huzur ise -ki buna yürekten inanıyorum- Geçtan'ın şu tespitine dikkat etmeli: "Kendi tarihlerini kabul edemeyen insanlar gibi, tarihiyle yüzleşip onu ortaklaşa kabul edememiş toplumların da huzura ulaşmaları mümkün olamıyor."

Apartman ya da veli toplantıları, hiç fark etmez. Hepsinde de, uzaktan bakıldığında birbiriyle uyuşmaktan korkan tipler görürüz. Farklı seslerin çıkmasından rahatsız olan rahatsız bir topluluk. "Bazı insanlar için uzlaşmak yenilgi, hatta yok olmakla eşanlam taşıdığından" diyor hoca.

Kanaatime göre Engin Geçtan'ı meslektaşlarından ayıran en büyük özelliklerinden biri, psikiyatriyi bilgi ve sanat ile iç içe görmesi, bir birleşim gibi. "Psikiyatri dahil hiçbir alan, diğer alanları da içeren bütünden soyutlanarak bağımsız bir ada gibi düşünülemez" hoca için. O, her kitabında olduğu gibi bilimi de sanatı da mesleğiyle yorumluyor, anılarından süzerek yeni bir sentez yaratıyor, analizlerini bilimsel bir ağızla değil "biz"den, "insan"dan bir dille aktarıyor. Çevremizde olup bitenlerden bahsettikten bir süre sonra ve muhakkak geri dönüyor; ruha. Çünkü: "İnsanın iç dünyasındaki kargaşa, her zaman, dış dünyanın kargaşasından daha ürkütücüdür."

"Hoşça kalın!" demeden önce hoca, belki de kitabın en unutulmaz paragrafına imza atıyor. Bunu, siz kitabı okuyacaklar ya da okumayacaklar için değil, kendi zevkim için buraya almak istiyorum. Buna bencillik demeyin, ben henüz içimdeki çocuğu öldürmedim. Yaşatmaya çalışıyorum.

"Bana göre, hayat bir dizi rastlantı ve bizim o rastlantılarla birlikte nasıl varolduğumuz ya da olmadığımız. Önce günaydın, sonra biraz haz, biraz acı, biraz aşk, biraz hayal kırıklığı, biraz sıcaklık, biraz yalnızlık, biraz boyun eğme, biraz başkaldırı ve ardından iyi geceler. Düş gücü ve tutkuları engellenmişler için ise hayat, çocukken oynadığımız oyunların büyüyünce izin verilmeyen oyunsuzluğu. Bence hayat, burada saydıklarımla ve saymadıklarımla, tartışılması gerekmeyecek kadar sıradan ve yalın." [sf. 162]

Hoşça kalın!

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

19 Temmuz 2017 Çarşamba

İnsanlığımız, içimizdeki hayvan etinin tehdidi altında

İnsan olmak kaçınamayacağımız tarih üstü bir yazgı mı,
yoksa her an kaybetme riskiyle karşı karşıya
olduğumuz tarihsel bir kazanım mı?

Yalan söyleyince burnu uzayan Pinokyo’yu bilirsiniz değil mi, bir insan tarafından şekil verilmiş bir kukla idi, sonra bir peri ona can verdi. Pinokyo masalı, okula gitmek, yalan söylememek, büyüklerin lafından çıkmamak gibi bilinen o anne-baba öğütlerini verir gibi gözükür ilk bakışta, ama biraz daha derine inersek, aslında bize söylediği en önemli şey insan olmak için çabalamamız gerektiğidir. Pinokyo da gerçek bir çocuk olmak istiyordu hatırlarsanız, bunu elde etmek için türlü maceraların peşinde koşuyor, türlü badireler atlatıyor, oyunlara gelip tuzaklara düşüyor, kesintisiz bir çabalama ile nihayetinde gerçek bir insan olabiliyordu.

Kubrick’in tamamlayamadan öldüğü ve Spielberg’in tamamladığı muhteşem film, Yapay Zeka’yı (A.I.) bir de Pinokyo masalını düşünerek tekrar izleyebilirsek aynı mesajı okuyabiliriz; insan olabilmek çaba gerektirir.

Eğer insan olmak, bize bahşedilmiş tarih üstü bir yazgı ise, -ki buna inanmak için de yeterince sebebimiz var- yani her ne yaparsak yapalım adına insanlık diyeceğimiz o öz bizde olduğu müddetçe yitirmeyeceğimiz, kaçınamayacağımız, kurtulamayacağımız bir yazgı ise, o zaman insanlık bedeli ödenmemiş bir borç olarak kalmaz mı üstümüze, ne ki bu bedeli ödemek, mütemadiyen insan kalabilmek için, her daim çabalamak, insan olmanın en büyük iki erdemi, akıl ve vicdanı her daim hayatımızın temel belirleyicisi yapmamız gerekmiyor mu?

Bu yüzden ben, insanlığın bir yazgı olmakla beraber, önümüzde bir hedef de olduğunu düşünürüm, biz insan olmak için yola çıkmış bir türüz ve bu yolculuğumuzu kesintisiz sürdürmeli, insan olmayı tamamlamak için hep yürümeliyiz. O zaman yazgımız altın tepside sunulmuş tarih üstü bir insanlık lütfu değil ama tarih içinde hem fert olarak hem tür olarak durmadan yürümek, yürümek, yürümek diyebiliriz.

Uzun yola çıkmaya hüküm giydim” diyor ya şair. Yazgımız bu.

O yüzden kukla çocuk Pinokyo devamlı yürüyor, gerçek bir çocuk olabilmek için, tıpkı Spielberg’in filminde, robot çocuk David’in gerçek bir çocuk olabilmek için devamlı yürümesi, insan olma gayesinin devamlı peşinden koşması gibi.

Filmin hikayesini biraz daha hatırlayalım, gerçeğinden görüntü ve davranış açısından ayırt edilemeyecek ölçüde robot bir çocuk üreterek evlatlık olarak bir aileye teslim ederler, çocukla aile arasında bir bağ oluşur, çünkü bu yapay zeka bir çocukta görmeyi umduğumuz bütün duygusallığa sahiptir, sever ve sevilmek ister. Ne var ki, ailenin diğer gerçek çocuğu ile problem baş gösterdiğinde ve bu problem gerçek çocuğun güvenliğini tehdit ettiğinde robot evlat David ormana terkedilecek ve başının çaresine bakması istenecektir. Gerçek bir insan olmadığı için evden kovulduğunu düşünen David’in şimdi tek amacı vardır, gerçek bir çocuk olabilmek. Aslında David, seven ve sevilen bir birey olarak yeterince insandır, dahası insan olmanın yukarıda bahsettiğimiz temel yazgısı olan çabayı da sergilemektedir. David elbette robot kalacaktır, çünkü bizim ferdiyetimizde insan kalabilmek için bu tarihsel çabadan başka bir öz yoksa, David’i, Pinokyo masalında olduğu gibi bir sihirli değnekle insana çevirecek bir öz de yoktur.

İnsan olmanın mahiyetinin, insan üretmek üzerinden sorgulandığı bir başka hikaye de H. G. Wells’in “Doktor Moreau’nun Adası” adlı ünlü distopik romanında geçiyor. Bir adada hayvanların üzerinde diri kesim yaparak onlara insan vasfı yapan çılgın bir bilim adamının kurduğu dünya var. Bilim adamı, kurguladığı bu dünyada birçok hayvanı, insana dönüştürmeyi ve hayvan-insanları sınırlı da olsa insani bir zeka ile donatmayı başarmıştır. Wells, bu adada geçen hikayede, hayvan-insanların sosyal düzeni ve gerçek insanlarla ilişkileri üzerinden insan olmayı sorgulamakta ve yine insan kalabilmek için gereken o çabaya işaret etmektedir. Hayvan-insanlar primitif zekaları ile bir kitaba bağlı kalmakta, et yememek, dört ayak üzerine inmemek, eğilerek su içmemek, saldırmamak gibi kanunlara uymaktadırlar ve bu temel insani özellikleri sürdürmek ve insan kalabilmek için devamlı surette çabalamaktadırlar. Wells, evrimsel süreci ile iki ayağı üzerinde dikilen ve ayakta duran insanın, bu kazanımını yitirmemek yani insan kalabilmek için devamlı olarak vicdan ve akıl kitabına bağlı kalma çabasına gönderme yapmaktadır. Moreu, her bir denemesinde biraz daha başarılı hayvan-insanlar yapıyordu ancak insan kalma sürelerini ne kadar uzatabilse de sonunda tekrar hayvana dönüşüyorlardı.

- İnatçı hayvan etini yenmeyi bir türlü başaramıyorum, er geç yaptığım insan hayvana dönüşüyor, diyordu Moreu.

Evet insanlığımız, içimizdeki hayvan etinin tehdidi altında, tıpkı Moreu’nun tekinsiz hayvan adamları gibi, her an elimizden yitip gidebilecek, ona sahip çıkmak, onu ilerletmek için çabalamazsak yitirebileceğimiz bir kazanım.

David’in hikayesine geri dönelim. İnsan olabilmek için her şeyi denemiştir, Pinokyo kadar şanslı değildir yine de. Onu insana çevirecek peri sadece masallardadır. Filmin son bölümünde, denizin altında bir aracın içinde sıkışıp kalmıştır David. Saatlerce değil, aylarca, yıllarca değil, asırlarca sıkışıp kalmıştır. Sabırla beklemiştir, insana dönüşüp annesine gerçek bir çocuk olarak geri dönmeyi. David, sıkıştığı yerden kurtulduğunda dünyanın post buzul çağlara girdiği bir yüzeye çıkmıştır, biyolojik bir tür olarak insanlık çoktan ölmüştür, etrafta kuantum yapıya sahip üstün çok boyutlu zekâlar dolaşır ve David biyolojik çağdan kalan tek mirastır, evet insan olmak için yola çıkmıştır ve sonunda bir robot olarak da olsa insanlığın tek temsilcisi olarak dünyadadır. Mesaj gayet net; insan olmayı önemsemek ve bunun için çabalamak insan olabilmek için yeterlidir.

Pinokyo çabasıyla bir insandır, David de. Ya biz? İçimizdeki hayvan etine direnecek çabaya sahip miyiz?

Mehmed Ali Çalışkan
twitter.com/M_Ali_Caliskan
* Bu yazı daha evvel Arka Kapak dergisinin 13. sayısında yayımlanmıştır.

Savaştan sağ çıkanların romanı

Hayat, ileriye aktığını düşünürken aslında hep geriye doğru işler. Bunu en iyi âşıklar ve savaşanlar bilir. Hafıza denilen kuyuda birikenler çoğu zaman geri teper. Geleceğimizin yolları geçmişin hatalarıyla yeniden biçimlenir. Aşkta da böyledir, savaşta da. İkisinde de hiçbir zaman ders alınmaz. Aşk ve savaş, kazanmak için değil, yaralanmak için vardır sanki.

1968 yılında Vietnam Savaşı’na çağrılan ve pek çok arkadaşının aksine savaştan sağ olarak dönen Tim O’Brien’ın yazdığı Taşıdıkları Şeyler adlı romanı, savaşlar çağının nelere sebep olduğunu, belleğin, anımsamanın o ağır yükünün insana neler ettiğini, eninde sonunda bir hikâyeye dönüşen o zalim zamanların geride nasıl bir tortu bıraktığını anlamak için bulunmaz bir roman.

Sayfalar boyunca yalnızca bir bölük askerin yanlarında taşıdıkları eşyalardan söz eden o şahane kurgusu mu, yirmi yaşlarda savaşa çağrılan gencecik bir çocuğun gidip gitmemekteki o tereddüdü mü, dinmeyen yağmurlar ve helikopter sesleri mi, Tim O’Brien’ın bir savaş hikâyesini aynı zamanda büyük bir edebiyat metni olarak gün yüzüne çıkarmasındaki başarısı mı, Avi Pardo’nun o etkileyici çevirisi mi bu kitabı başucu kitabım yapan, bilemiyorum. Ama Taşıdıkları Şeyler’in son büyük savaş romanı olduğuna kuşku yok.

Yalnızca Vietnam Savaşı’nın o kirli yüzünü göstermekle kalmıyor roman. Savaştan geriye çoğu zaman bu kirli görüntüler kalmaz çünkü. Daha doğrusu muktedirler her zaman bu görüntülerin izlerini silmekte mahirdirler. Ama bellek en küçük ayrıntıları bile bir yere gizler. Ne olursa olsun, silinen görüntülerin yerine hafıza denilen başka bir görüntü dikilir. Günün belli saatleri veya gecenin herhangi bir vaktinde ya da yıllar sonra yeniden gün yüzüne çıkıp bizim geleceğimizden de hesap sorar geçmişimiz.

Tim O’Brien, bölükteki askerlerin ruh hallerini benzersiz bir ustalıkla çizerken savaşın kendisinden çok bu bellek parçalarını bırakıyor geride. Vietnam’a sevgilisini görmeye gelen genç bir liseli kızın geri dönmeyip bu korkunç savaşın bir parçası olmasını da, yakılan köyleri de, askerlerin sadece can sıkıntısından öldürdükleri hayvanları da, arkadaşları birer ikişer öldürülürken geride kalanların hayatlarına nasıl devam ettiklerini de okuruz romanda. Ama sayfalar boyunca savaştan söz etmesine rağmen Taşıdıkları Şeyler bir savaş romanı değildir bana kalırsa. Unutmanın ve çok sonra şiddetli bir şekilde yeniden hatırlamanın romanıdır bu kitap.

Tıpkı aşkta olduğu gibi. Bazı anları unutamazsınız. Geçmişteki herhangi bir an, başka bir şekle bürünüp yeniden karşınıza çıkar. Yaşarken anlamını düşünmediğiniz tüm o olaylar bir gece omzunuza dokunup sizi uykunuzdan eder: “Gerçek bir savaş hikâyesinde genellikle anlam bile yoktur ya da anlamını ancak yirmi yıl sonra, uykunda çıkarırsın. Uyanıp karını sarsar ve ona hikâyeyi anlatmaya başlarsın, fakat sonuna geldiğinde anlamını unutmuşsundur yine. Uzunca bir süre öylece yatıp hikâyenin zihninde tekrar gerçekleşmesini seyredersin. Karının soluğunu dinlersin. Savaş bitmiştir. Gözlerini kapatırsın. Gülümser ve içinden, Tanrım, neydi bu hikâyenin anlamı, diye geçirirsin.

Dünyada savaş ve şiddetin bunca yüceltildiği günümüzde, geride nasıl bir tahribatın kaldığını hatırlamak ve bugünümüze yapışan o anlamın izini bulmak için haber bültenleri yerine, kulağımızı savaştan sağ çıkanların ve edebiyatın kendisine çevirmek gerekiyor belki de. Tıpkı Taşıdıkları Şeyler adlı bu benzersiz romanda olduğu gibi.

Kemal Varol
* Bu yazı daha evvel Arka Kapak dergisinin 15. sayısında yayımlanmıştır.

18 Temmuz 2017 Salı

Kendini bulma imkânı olarak yolculuk

Yolculuk, kendine has kuralları olan bir eylem. Daha çok turistler ve müzmin gezginler belirli kurallar içinde yolculuklarını gerçekleştiriyorlar. Seyyahlar da yine bazı rutinlere sahipler. Biz şehir insanları, modern kentliler için yola çıkmak bambaşka bir hüner meselesi. Yaşamın dayattığı alışkanlıkları yıkmak ne kadar zorsa, bir yolculuğa başlarken, devam ederken ve yolculuğu bitirirken yaşanılan süreç de o kadar farklı, biricik.

Yol ve yolculuk; sadece yeni yerler görmenin dışında bazı anlamlara da sahip. Michel Onfray bunu poetika bağlamında değerlendiriyor. Murat Erşen'in çevirisiyle ve Redingot Kitap etiketiyle okuyucuyla buluşan Yolculuğa Övgü: Coğrafyanın Poetikası'nda başlangıç, öncesi, ikisi arasında - I, esnasında, ikisi arasında - II, sonra ve bitiş gibi yolculuğu çeşitli bölümlere ayıran esaslar söz konusu. Yola çıkmayı, insanına varoluşuna katkı olarak yorumlayan Onfray; felsefe, edebiyat, tarih, coğrafya ve mimarî gibi konulardan da yararlanarak okuyucunun gözlem dünyasını genişletiyor. Yazarın dünya tasavvuru, geleneksel yolculuklardan ve geçmiş özleminden uzak olduğunu gösteriyor. Onfray için uçak da araba da yola çıkan için oldukça kıymetli, mühim olan doğru biçimde değerlendirmek. Elbette dileyen her turist, seyyah ya da gezgin deveyle de yürüyerek de yol alabilir.

İnsan anne karnında bile göçebedir yazara göre. Yola çıkmak için gerekli anı bekler. Doğmak üzere olan bir bebek nasıl anneyi kaygılandırırsa göçebe de iktidarları kaygılandırır. Tıpkı denetlenmesi, takip edilmesi, tespit ve tayin edilmesi imkânsız olan diğer her şey gibi. Onfray bu konuda tarihten misaller veriyor: "Hâkim tüm ideolojiler göçebe üzerinde denetim kurar, ona tahakküm eder ve hatta şiddet uygular. İmparatorluklar her zaman gezgin şahsiyetlerin ve hareketli halkların yok edilmesiyle oluşur. Alman nasyonel-sosyalizmi kök salmış, sabit, yerleşil ve ulusal Ari ırkı överken aynı zamanda düşmanlarını da belirler: Köksüz, hareket halinde ve kozmopolit, vatansız, topraksız göçebe Yahudiler ve Çingeler. Rus Stalinciliği de aynı tutumu takınır, o da Samileri ve Kafkasya ya da Güney-Sibirya cumhuriyetlerinin çoban haklarına eziyet eder." [sf.13]

Yolculuğa çıkarken kimileri bir varış yeri seçer. Her ne kadar 'profesyonel bir süreç' olarak gözükse de aslında varış yeri, dönüşü de kıymetlendirir. Eve dönmek yolculuğu bitiren değil yolculuğu anlamlandıran, nihai sonucunu veren, raporunu sunan bir son eylemdir. Öte yandan her eve dönüş, yeni bir evden çıkışın da sesi, soluğu olur. Varış yeri seçimini "Sokratik bir daimon" olarak nitelendiriyor yazar. İnsana ilham eden bu tanrısal gücün sesine kulak vermek, nereye gidileceğinin şifrelerini verir. Burada daimon, "iradeye razı ol" der. Bu razı olma hâli, kararın hatasız olmasını sağlar. En azından yolculuk sonrası pişmanlık ihtimalini ortadan kaldırır, huzur telkin eder. Evin kapısının kilidi döndüğünde, ondan çıkan sesle yolculuk başlamış olur.

Michel Onfray yolculuğu överken şiiri çok ayrı bir yere koyar. Ona göre dünya ile ben arasında en önce sözcükler vardır. Bir yazarın 'tarif eden satırları' diğer her şeyden daha fazla yola ve yolculuğa arzu duyulmasını sağlar; fotoğraflardan, filmlerden, videolardan ve röportajlardan. Öte yandan bazen yola tek başına çıkıldığı gibi bazen de bir dostla, yoldaşla çıkılabilir. Burada Onfray için 'dostluğu gerçekleştirmek' önemlidir: "Hiç kuşkusuz tek başına yolculuk edebilir insan ama durmadan kendi kendisiyle yüz yüze olmanın kesinliğiyle, hiçbir şeyi atlamadan, gece ve gündüz, şatafatlı ve uğursuz saatlerde. Mutlu ya da hüzünlü anlarda, melankolik yaş da neşeli dakikalarda, yalnız kalma arzusuna kapıldığında ya da paylaşma isteği duyduğunda, her durumda insan kendi eşlikçilerine katlanmalı, onları kabul etmeli. Bu her zaman en iyi formül değildir. Ama yalnızlık insanı gerçekten de sürekli kendi kendisiyle yaşama kesinliğine mecbur ediyorsa da, grup onun kendinden zevk almasını engeller. Yüz yüze ya da başkaları karşısında, bu iki seçenek de pek neşeli görünmez. Bir başına yolcuğun kabile ya da sürü gibi yapılan biçimi, hakiki hazcı bir ortaklığı somutlaştırmak için güzel vesileler sağlıyormuş gibi değildir." [sf. 43]

Dünyanın ve coğrafyaların ahengini keşfedebilmek ve kimi zaman bilinçle kimi zaman da bilinç üstü bir bilinçle (şuur-suz-luk) yaşayabilmek için yolculuk duygusunun hayata geçirilmesi gerekiyor. Bu sürecin içinde yazarın belirttiği gibi arzular, hevesler, belirlenimler, istekler, yorgunluklar, can sıkıntıları, umursamazlıklar, zayıflıklar ve daha birçok şey bir arada bulunur. İşte tam da bu durum, bir dostla yola çıkmayı gerektirebilir: "İnsanın dostuyla yola çıkması mücevher kaplı hazların önsezisinin kesinliğini sunar." [sf. 47]

Turist ile gezgin arasındaki farkları ve benzerlikleri, haritalardan ve siyasi yozlaşmalardan bağımsız olarak yorumluyor yazar. Neticede herkes kendi penceresinden meseleyi anlamlandırıyor. Batı batıdan bakıyor, doğu doğudan. Bu da düşmanlığı ya da politik refleks söylemini ortaya seriyor. "Kendimizin yapıp etmediği her şeye barbarlık diyoruz" hatırlatmasında  yazar son derece haklı, ancak o batıdaki bir elde İncil diğer elde İnsan Hakları Bildirgesi varken entelektüel açıdan yasalardan bahsetmek ne kadar önemli diye soruyor. Bu durumda gezginlerle turistler arasındaki farklılık da belirginleşiyor: "Yolculuk etmek ulusalcı, Avrupamerkezci, dar misyoner zihniyetinden ziyade açık, merkezsiz, kozmopolit ve etnolojik bir iradeyi varsayar. Turist karşılaştırır, gezgin ayırır. Turist bir medeniyetin erimi dahilinde  kalır, bir kültürü hafifçe okşar ve köpüğünü hisseder; bir düşünceye bağlanmış bir seyirci, kendi köklerinin bir militanı olarak uzaktan, gölgelerine dokunur. Gezgin ise, öngörmeden, bağımsız bir seyirci olarak meçhul bir dünyaya girmeyi dener, ne gülmektir derdi ne ağlamak, ne yargılamak peşindedir ne de mahkum etmek, ne suçunu bağışlamaktır niyeti ne de aforoz etmek, o içeriden kavramak, yani etimoloji itibarıyla anlamak arzusundadır. Kıyaslamacı hep turisti belirtir, anatomist ise gezgine işaret eder." [sf. 57]

Kalanın, daima masumiyetten yana olduğunu, sessizliğin köhne taraflarına düşkünlüğünü şiirsel bir biçimde anlatıyor Michel Onfray. Bunun yanında gidenin de daima hafızadan, kaydetmeden, tarihe not tutmadan, ayrıntıları keşfedip gerçeği deşifre etmekten yana olduğunu belirtiyor. "Mikroskobik bilgilere karşı hassastır" diyor iyi bir yolcunun tanımını yaparken.

Uçağın ve dolayısıyla hızın sürekli eleştirildiği bir gerçek. Zararları var ama yararlardı var muhakkak. Mesele esasen neyin, ne için ve nasıl kullanıldığıyla ilgili. Yazar hıza da uçağa da methiyeler düzüyor. Modernliğin alameti olan hızdan kaçınmanın imkânsız olduğundan, artık küreselleşme, bilgi devrimi, dünya görüşü, etik anlayış, metafizik, siyaset ve manevi inanışlarda hızın tahakkümünün oldukça yoğun olduğunu, geçmiş ve gelecek arasındaki işaret noktalarının kaybolduğunu, an'dan zevk almanın zorunluluğunu irdeliyor. Son model bir arabanın ya da akıllı telefonun reklam spotuna benzer bir sözle mevzuyu kapatıyor: "Yavaşlığa yapılan gerici bir güzelleme nostaljiyi okşamak, anılara duyulan kolay tutkuyu sürdürmek ve gelecek kaygısı beslemek durumunda bırakır." [sf. 71]

Montaigne at üstünde, Rimbaud yayan, Morand gemiyle, Cendras trenle, Bouvier arabayla, Chatwin uçakla yolculuğu tercih etmiştir daima. Kişisel kararlar yolculuğun metafizik kıymetini azaltmaz yazara göre. Kennet White ve Guido Cerronetti yürümeyi seviyorsa, Theodore Monod için çölü deveyle geçmek de sevilesi olabilir.

Yolculuğa Övgü: Coğrafyanın Poetikası, kişinin kendisini zorluklara alıştırmak ve ruhunu güçlendirmek için yola koyulması gerektiğini öğütleyen bir kitap. Bu yönüyle ve farklı sanat dallarını kullanarak değerlendirmelerde bulunmasıyla yazarını da önemli bir yere çekiyor. En yakın çevrede bile birbirinden uzaklaşmaya çalışan, soğuyan, yabancılaşan, düşmanlaş(tırıl)an biz insanlar için yol boyunca varoluşun güzelliklerini tatmak, koklamak ve hissetmek mümkün. Yani kendini bulmak. Böyle bir imkân var. Bu imkânın tek bir ihtiyacı var, o da karar vermek: yola çıkmaya.

Son bir cümle daha: "Dünyada büyük sapaklara girme, dolambaçlara sapma, kendini, içimizde ebediyetin bizim için muhafaza ettiği kendiyi bulmaya olanak verir." [sf. 74]

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

17 Temmuz 2017 Pazartesi

40 kitapla yolda olmak ve düşünmek

“GERİCİ SANATA HÜCUM”
“Bugünkü Türkiye edebiyatı geri kalmış bir edebiyattır. Çünkü Türkiye insanının çağdaş gerçekliğini ifade edememektedir geri, bu yüzden de gerici edebiyatı belli başlı iki grupta toplamak gerektiği kanısındayız. Bunlardan birincisi sağcı, idealist, düşüncenin uzantısı kokuşmuş bir edebiyattır ve düzenle bütünüyle uzlaşma halindedir. Bir de gerici gibi görünmediği halde gerici olan bir başka edebiyat vardır ki, bu da kendini hayatta yenileyemeyen, hayat tarafından eskitildiği için gerici olan edebiyattır. Bugün hâlâ egemenliklerini sürdüren “sanatçıların” Türkiye’deki devrimci mücadeleye pasif tutum takınmaları bizim edebiyat alanındaki devrimci mücadelemize hız vermiştir. Biz bu pasif tutuma karşı tepkiyiz. Yeni şartların, devrimci mücadelenin bir sonucuyuz. Halktan uzaklaşmış, onun değerlerine yabancılaşmış olan bir sanat ister istemez emperyalizmin aleti olmak zorunda kalacaktır. Oysa Türkiye her alanda canını dişine takarak, var olma savaşını verme dönemindedir. Bu yüzden edebiyatçı olarak sanat alanında girişeceğimiz mücadele de, aslında devrimci hareketin bir parçası olacaktır. Halktan alacağız ve sanatımızla halkın diri yanlarını uyarmaya çalışacağız. Kendimizi bununla görevli sayıyoruz. Biz gerici sanata karşı mücadele ederken, toplumculuğun yanlış anlaşılma biçimlerine de karşı çıkacağız. Sanatın en önemli özelliği, insanı derinliğine bilinçlendirmesidir. Sanatçı, toplumcu kaygılarla da olsa, sanatın bu temel özelliğini kavramazsa, günlük kaygıların, günlük politik dalgalanmaların adam olursa gülünç durumlara düşer. Biz eğer bugün toplumcuysak, bu biraz da eskiden okuduğumuz yazarların bilinçlerimizde bıraktığı derin etkilerin sonucudur. Sanatın uzun süreli, derinliğine bir etkisi vardır. Yalnızca bugünü anlatmakla değil gelecek kuşakları hazırlamakla da yükümlüyüz.”

Yukarıda yazdığım cümleler, 1969 yılında İsmet Özel ve Ataol Behramoğlu tarafından yayımlanmaya başlayan “Halkın Dostları” dergisinin çıkış manifestosudur. 1.sayının ilk sayfasında yer alır ve ne amaçla bu dergiyi çıkarma gereği duyduklarını net biçimde ifade eder. Buraya az bir kısmını aldım. (Dileyen olursa tamamını gönderirim) Bu, şimdilik burada dursun. Yazının ileriki bölümlerinde tekrar döneceğim.

Kitap okuma eylemi, maalesef ki toplumumuzun birçok kesimince küçümsenen bir şeydir. Çok kitap okuyan birilerine ‘alim mi olacaksın’ diye sözle sataşmada bulunan bazı kişiler, ömrünün çok büyük kısmını ilim ve bilimle uğraşarak geçiren kişilere de zaman zaman pervasızca saldırılarda bulunabiliyorlar. Kitap okumayı -hele hele roman ve şiir- gereksiz, faydası olmayan –burada tek fayda kriterleri para-, zaman çalan bir şey olarak görenler, bu zamanı çok boş işlere harcamaktan ise geri durmuyor. Bu ve bunun gibi düşünce yapılarının bir sonucu olarak gördüğüm eğitim sistemimizin de kitap okuma ve okutma konusunda son derece yetersiz oluşu, bu durumu bir kısır döngüye sokuyor ve içinden çıkılmaz bir girdap halinde sona doğru yaklaşıyoruz. Artık bir konuyu araştırmak için kitaplara bakan kalmadı. Herkes o mükemmel (!) beyninden saçma sapan yorumlarını etrafa saçıyor ve bir konu hakkında tartışırken saatlerini, günlerini araştırmaya ve okumaya harcamış kişilere "okumadım ama bence öyle değil" gibi argümanlarla absürt cevaplar verebiliyor. Okuyanların çıkmazlığı ve okumayanların baskın oluşu toplumdaki birçok kargaşanın sona ermemesine sebep oluyor. Kitaplar hakkında yazılmış bir kitap hakkında yazmak, bu cümle gibi biraz karışık bir durum. Yağız Gönüler’in Yolda Olmak kitabı, 2017 yılında İhtimal Dergisi Yayınevi’nden neşredilmiştir. İçinde Yağız Gönüler’in kendisi için belirlediği 40 yol arkadaşı, kendi dünyasını oluşturan 40 kitap hakkındaki yazılarını bulabiliriz. Yaklaşık iki yüz sayfa olan bu kitabı okurken yazar, okura hiçbir zaman "şunu oku, bunu okuma" dayatması yapmıyor ve tamamen kişisel dünyasını sanki yine kendine anlatıyormuş gibi yazıyor. Yola çıkmayı haklı çıkmak olarak gören Gönüler, yolda olmayı ise bu kitaplar sayesinde edebi bir hâle getiriyor ve bir arayış içine giriyor. Kitaplar hakkındaki yazılarını kuru bir tanıtım veya salt bir eleştiri olmaktan çıkaran yazar, yazdığı kitabın konusuna paralel bir şekilde kendi fikirlerini de bir deneme gibi yazıyor. Zaten okuması da bu yüzden keyifli ‘Yolda Olmak’ı. Kendi açımdan söyleyecek olursam; piyasada birçok kitap dergisi var. Fakat bu dergileri alıp başından sonuna kadar keyifle okuduğumu hiç hatırlamam. Ancak bu kitabı başından sonuna kadar hiç sıkılmadan okudum ve kendimce de birçok çıkarımda bulundum. Birçok okur için de geçerli olacağına inanıyorum bu durumun. Buradaki ‘keyif’ sözüyle eğlenmeyi kastetmiyorum. Aksine bazen rahatsız eden, bazen düşündüren bir ‘keyif’ bu. Bir şeyleri öğrenmenin, sorgulamanın keyfi.

Bu kitabı incelemek için bazı ölçütler belirlemek gerektiğini düşündüm. Bunun için yazarın seçtiği kitapların genel olarak ilgilendiği konulara, seçtiği yazar ve yayınevlerinin toplumun hangi kesiminden görüldüğüne (olduğuna değil görüldüğüne) ve yazarın kendi görüşlerini neye yönelttiğine dikkat etmeye çalıştım. Önce kitapların genel olarak konularına ve yazarın fikirlerine değineceğim:

Yağız Gönüler seçtiği kitapların özelinde ve kendi fikirleri doğrultusunda modern hayatın getirdiği çıkmazlara, diğer kitaplar aracılığıyla bolca değinmiş. Şehirleşme, maddi hayatın getirdiği yıkımlar, teknoloji, içinde bulunduğumuz çağın özellikleri hakkındaki eleştiriler kitapta bol bol bulunurken, yazar, incelediği ilk üç kitapta ‘yürümek’ eylemine değinmiş ve neredeyse unuttuğumuz bu eylem hakkındaki fikirlerini “Sivil İtaatsizlik-Yürümek", "Yürümeye Övgü" ve "Yürümenin Felsefesi” kitapları aracılığıyla okura ulaştırmış. Yürümeyi, içinde birçok güzel anlamları barındıran, eylemden ziyade bir tavırlar bütünü olarak görüyorum. Yürüme üzerine düşünmeyi, okumayı değerli buluyorum diyen yazar şöyle devam ediyor: “Yürüyerek yorulmak diye bir şey vardır ki keyfi anlatılamaz. Yürüdükten sonra yemek yiyen, kitap okuyan, müzik dinleyen, arkadaşlarıyla sohbet eden yahut uyumaya çekilen birinin yaşadığı tadı hiçbir şey anlatamaz. Yürümek keyfî bir şey olduğu kadar sıhhîdir de. Her ikisini de sağladığını düşünürsek yürümek, insan olmaktır. İnsan olduğumuzu hissetmek ve insan kalabilmek adına yürümeliyiz. Bu yürüyüşler bol dedikodulu ve çekirdekli bir akşam gezintisinden çok, bir keşif yürüyüşü olmalı. Kendimizi keşfe çıkmalıyız yürüyüşle.

Yolda olmaya talip olan bir yazarın satırlarına yansıyan bu düşünceler, düşünce ve istikamet açısından da tutarlı bir ilişkiyi bizlere gösteriyor.

Yağız Gönüler’in rahatsız olduğu düşünceleri biraz evvel söylemiştim. Bu düşünceler doğrultusunda hakkında yazdığı kitaplarla ilgili, yazılarına birçok yorumunu katan yazarın en ilgi çekici yazılarından biri Kemal Sayar’ın “Yavaşla: Bu Dünyadan Bir Defa Geçeceksin” kitabı için yazdığıdır. Maalesef, birçoklarının dediği gibi çağ, hız çağıdır. Buna ayak direyenler olduğu kadar kendini buna kaptıranlar da çoktur. Her birimiz zaman zaman durup düşünsek de, kendimizi kaptırdığımız zamanlar oluyor. Kemal Sayar’ın bu harika kitabına Gönüler de mükemmel bir yorum katıyor ve kitabı okumayanlar için insanda hemen gidip okuma isteği uyandırıyor: “Kaderini seven insan kuşkusuz kendisini, hayatını, ailesini, eşini, dostunu, varsa çocuğunu, ülkesini, devletini, milletini de daha çok sevecektir, sahiplenecektir, tüm bunlara sahip çıkacaktır. Hayatın akışına kafayı takmaktansa, zamanın hayrını keşfetmek için dalmalıyız daha derinlere. Eskiler ‘vakt-i şerifler hayrola’ derdi. Zamanı hayırsız geçirmemeli. Ne plan yapmakla ne de hızlı olmakla hayatın derinlikleri ve güzellikleri keşfedilemez. Bunu keşfetmiş olacak ki ‘Hayat siz planlar yaparken başınıza gelen şeydir.’ demiş John Lennon. Kemal Sayar ise şöyle diyor: ‘Güzellik ancak onu durup temaşa edecek zamanınız varsa size bir şeyler söyler. Günümüzde görmenin yerini bakmak hatta bakmanın yerini göz atmak alıyor.’”

Sanat, sanatsızlık, modern çağın çıkmazları, modern insanın bir anlam üzerine yaşamayışı Yağız Gönüler’in kitap incelemelerini yazarken sık sık değindiği konulardan. Viktor Frankl’ın “İnsanın Anlam Arayışı” (ki enfes bir kitaptır) kitabını incelerken ‘anlam’ üzerine yazdığı son pasaj kitabın önemini okura hissettirirken, insanın kendisini de sorgulatıyor: “Bugün annelik duygusunu beslediği kediyle veya köpekle karşılayacağını, canının sıkıntısını alışveriş yaparak geçireceğini, şifayı yalnız modern tıpta bulacağını, maaşındaki artışla insanlığını yücelteceğini, takım elbise giyerek özel olacağını, hızlı bir yaşamla mutluluğu yakalayacağını, yirmi beş katlı ve havuzlu bir konutun ev anlamına geldiğini, cipe binmenin saadet getireceğini, sıkıntıları çözecek formüller geliştirmek yerine huzurun kaçmakta olduğunu, yaşamak sevgisinin haz peşinde koşarak geleceğini zanneden her insan; ‘anlamsız’ insandır. Yaptıklarının hiçbir anlamı olmadığının farkında değildir ve bu yüzden de çabuk sıkılır, huzursuzdur, mutsuzdur, güçsüzdür, bezgindir ve hastadır. Şifası anlam’da saklıdır.

Kitabı, içerdiği konular ve yazarın fikirleri doğrultusunda daha sayfalarca anlatabiliriz; ancak bu kadarı kâfidir diye düşünüyorum. Şimdi diğer meseleye geçmek istiyorum: Kitapların temsil ettiği ya da temsil ettiği düşünülen kutuplara.

Toplumda -bence- eskiden beri var olan fakat son zamanlarda iyice ayyuka çıkan bir durum gözlemliyorum: “Şunu yaparsan şu’cu olamazsın, bunu yaparsan bu’nu yapamazsın” gibi son derece sığ düşüncelere, takip eden okurlar son zamanlarda bolca rastlamıştır. ‘Ötekileştirme’nin zirveye çıktığı zamanlardayız ve bunun edebiyat alanına da yansımasını üzüntüyle karşılıyorum. Fikrî veya kurmaca eserlerin okunmasını kendince bir düzene koymaya çalışan bir takım kişiler, insanları ve fikirlerini okudukları kitaplar üzerinden kategorileştirmeye çalışıyor ve bunu yaparken de kendine bakmak aklının ucundan geçmiyor. Yazının en başına aldığım ‘Gerici Sanata Hücum’ bildirgesinden bir kısmını, şu anda söylüyor olduklarım için yazdım. Sanat, kimsenin tekelinde olamaz, olmamalıdır. Sanat sanattır. Yağız Gönüler’in kendi yol arkadaşlarını seçerken, kendisi için tamamen şifa olduğunu düşündüğü kitapları seçmesini takdirle karşıladım ve bu yazarların temsil ettiği dünya görüşlerinin bambaşka olmasını keyifle izledim. Seçtiği yazarlar arasında Atasoy Müftüoğlu, Kemal Varol (Yağız Gönüler gezici falan da değildir), İsmet Özel, Gazali, Sadettin Ökten, Ercan Kesal, Mustafa Kutlu, Şule Gürbüz, Abdurrahman Arslan ve birçok farklı dünya görüşünden yazar olması insanı şu’cu bu’cu yapmaz. Tam tersine şifa arayan bir okur, bir benî adem, bir fert yapar. Yağız Gönüler’in bu kitapla gerçekleştirdiği çıkışını, sanatı tekeline almaya çalışan bir takım insanlara karşı İsmet Özel ve arkadaşlarının zamanında yaptıklarına benzetiyorum ve Gönüler’in “Gerici Sanata Hücum” diyerek haykırdığını duyuyorum. Hangimiz Nazım’ın bir şiiriyle Necip Fazıl’ın bir şiirinden çok etkilenmedik veya hangimiz İsmet Özel’e birçok konuda hak vermedik? Yahut insan psikolojisini en iyi yansıtan ve psikanalizin kurucusu Freud’un bile çok önem verdiği Dostoyevski’yi okuduk diye Hristiyan mı olduk? Ateist felsefecilerden okurken dinden mi çıktık? Bu tür gerici düşünceleri söyleyenlere önem vermemek ve okumalarımızı çeşitlendirmek, kendi kültür ve fikir dünyamız için çok faydalı olacaktır.

Üstelik Gönüler, daha önce de belirttiğim gibi yazar okura şu kitabı okumalısın veya şundan uzak dur dayatmasını yapmıyor ve kitap seçme üzerine, kitap okuma üzerine düşüncelerini, incelediği kitapların arasında bolca sıkıştırıyor: “Okuyuşunda samimi olan bir insan kitap seçmez, kitap onu seçer. Ne okuyayım diye de düşünmez, kitap onu bulur. Birbirlerini okurlar böylece. Kütüphanesinin ya da kitaplığının önünde dakikalarca ‘ne okusam?’ diye düşünen bir okuyucuyu bu düşünce yorar. Tam bu anda kitap aramaktan vazgeçerse, bir süre sonra okuması gereken kitap kalbine düşüverir, aklı da bu düşüş karşısında kenara çekilir. Adımlar hemen o kitabın olduğu rafa gider ve sayfalar çevrilmeye başlar. Daha ilk sayfalardan seçim yapmanın değil beklemenin kıymeti anlaşılır. Bekleyince olur her şey. Beklentisiz bir bekleyişle beklemek.

Metinlerini oluştururken incelediği kitaplardan bol bol alıntılar kullanan yazar, metinler arası geçişe de çok önem veriyor. Bu sayede daha güvenilir ve sağlam yazılar ortaya çıkıyor. Deneme gibi yazdığı için, bazı yazılarında güncel meseleler hakkında fikirler de bulabiliyoruz. Sonuçta tek bir yönden değil, birçok yönden incelendiği için de daha verimli yazılar ortaya çıkıyor.

Yazımı, bu kitabın adının isminin geldiği yer olan, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz kıymetli yazar Âkif Emre’nin Büyüyenay Yayınları’ndan neşredilen Çizgisiz Defter kitabından bir pasajla bitiriyorum. Bu vesileyle merhuma Allah’tan rahmet diliyorum: "Yolda olmak, sonu olmayan bilinmeze doğru çıkılan yolculuğun her adımında harf harf, satır satır yazılması demektir. Yolculuk önümde açılan çizgisiz bir defterdir. Ve her yolculukta atılan ilk adım, alınan o ilk soluk bu çizgisiz defterin nelerle ve nasıl dolacağının bilinmezliği ile yeniden anlam kazanır. Defalarca gördüğümüz yerlere sefer ederken de ilk kez keşfedilmenin mahremiyetini, masumiyetini telkin ede ilk yolculuğa dönüşür…"

Mehmet Âkif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

14 Temmuz 2017 Cuma

Neydik, ne olduk, hâlimiz nicedir?

"Anadolu'nun her karış toprağına damgamızı bastık. Her karış toprağına bir ad bulduk, obamızın adını koyduk. Unutulmasın, bir ulu toprakta soyumuz boy versin diye… Düşürdüler bizi tozlu yollara, aşırdılar bizi karlı dağlardan. Düşürdüler bizi halden hallere..."
- Yaşar Kemâl, Binboğalar Efsanesi

Yeryüzünde incelenmeye en açık ve her sayfasında bambaşka iklimlerin, ruhların, duyguların barındığı bir karakter: Türkler. Ve şüphesiz Türklerin doğudan batıya, kuzeyden güneye atlarıyla tozu dumana kattıkları dev coğrafyalar. "Türklük suret-i kat’iyyede coğrafyayla sınırlandırılması mümkün bir kimlik değildir" der mesela Türklerin Altın Çağı kitabında, İlber Ortaylı... İşte bu ikisi birleştiğinde, psikoloji biliminin bile yetemeyeceği birçok soru ortaya çıkıyor: Türklerin psikolojisinde neler saklı? Geçmişten bugüne ne gibi âdetleri, gelenekleri yaşıyor? Savaşın ve barışın Türklerde bıraktıkları neler? Her Türk gerçekten asker mi doğar? Türk göçebe midir?

Bu soruları sonsuza doğru çoğaltmak mümkün. Belirli bir metodoloji ya da bilimsel disiplin kullanılarak cevapları aramamız gerekiyor. Bu durumda bir bilene, hem de çok iyi bilen birine, ayaklarının toprağından ayrı tutmamış ve dolayısıyla eleştirilerini daha iyiye ve güzele olan inancıyla yazmış bir bilim adamına danışmak kalıyor. Son dönemde geçmiş kitapları Kapı Yayınları'nın titizliğiyle ve yazarın güncellenmiş metinleriyle yeniden neşredilen Erol Göka, tarihin Türkler üzerinde bıraktığı iyi-kötü izleri daha evvel Türk Grup Davranışı kitabıyla bizlere anlatmıştı. Bu kitabın, yazarına hem Türkiye Yazarlar Birliği - Yılın Fikir Adamı Ödülü (2006) hem de Türk Ocakları Ziya Gökalp İlim ve Teşvik Ödülü (2008) kazandırdığını belirtmem gerekiyor. Göka, gerek YeniŞafak'taki köşe yazılarıyla, gerek dergi röportajlarıyla, gerekse kitaplarıyla daima Türk insanının, insanlığa her zaman doğruyu bir katkı olarak sunması gerektiğini anlatıyor aslında. Adaletiyle, merhametiyle cesaretiyle ve diğer asırlık erdemleriyle... Fakat bu anlatımı yaparken aşırı bir duygusallık, geçmişe dönük bir romantizm, sürekli 'yaptıklarımızı' pohpohlayan bir tavır, eleştirisiz ve dolayısıyla geleceğe katkısız bir ifade ve disiplin kullanmıyor. Onun düşünce biçimi, gayreti de hayreti de ortaya döküyor. Günahlarıyla ve sevaplarıyla tartışıyor Türk'ü ve Türk'ün psikolojisini.

Türklerin Psikolojisi, Haziran 2017'de Kapı Yayınları tarafından yeniden neşredildi. Genişletilmiş bu yeni edisyonda, önsözüyle, sonsözüyle derdini kuvvetli biçimde izah eden metinlerle karşılaşıyoruz. Göka, "Oldukça iddialı ama bir o kadar da mütevazı bir kitap" diyor eseri için. İddialı olması, insanlık tarihinin en büyük ve güçlü topluluklarından birisini ele almasından geliyor. Mütevazı olması ise yazarın aynı konuda daha evvelki akademik eserinden (İnsan Kısım Kısım: Topluluklar, Zihniyetler, Kimlikler ve Türk Grup Davranışı) daha farklı, daha deneme tadında ve her türden okuyucu için daha anlaşılır olmasından kaynaklanıyor. 310 sayfalık kitap beş bölüme ayrılıyor: Türk Etnik ve Ulusal Kimliği, Göçebeliğin Ruhumuzda Bıraktığı İzler, Türklerin Psikolojisi Sözlü Potlaç Kültürüne Dayalıdır, Türk'ün Savaşçı Ruhu ve Kardeş Kavgası, Eski Türk İnançlarının Ruhumuzdaki Etkileri.

Söze kimlik meselesinden başlıyor Göka. "Kimlik duygusu güçlü olmayanların hayatta işleri çok ama çok zordur" diyerek, aslında bugün yaşanan aydın/entelektüel krizine de değinmiş oluyor. İnşa ettiğimiz ilk yuvamız olarak kimliğimizi gören Göka'ya göre kimliğin doğru tanıtımı, hem geçmişle aramızdaki mesafeyi kapatacak hem de kendimizi daha iyi tanıyabilmemizi sağlayacak. Yazar, Türk tanıtımını "Türkçe konuşma"ya yerleştiriyor. Bu yüzden "kimliğimizin evi Türkçe" diyor. Dilimiz, geçmişimizi yaşattığı gibi geleceği anlamlandırma noktasında da bizlerin en büyük gücü hiç şüphe yok ki.

Kitapta Türklerin göçebe geçmişinin Anadolu'nun yurtlaşma dönemi ve Osmanlı dönemi üzerine değerlendirilmesi oldukça çarpıcı. Burada yazarın istifade ettiği kişiler/kaynaklar da önemli. Fuad Köprülü'den Ahmet Yaşar Ocak'a, Pertev Naili Boratav'dan Ziya Gökalp'e kadar birçok Türkiyatçı, din tarihçisi, halkbilimci ve sosyolog Göka'nın 'derin köklerimizi' irdelerken yoldaşı olmuş. Özellikle Jean-Paul Roux'a ait "Orta Asya'dan henüz gelmişler gibi davranıyorlar" sözünün sahiciliğini, kendisinin de içinde doğup büyüdüğü Yörük kültüründe çok görmüş. "Mesela köyden birisi Almanya'ya gittiğinde ve bir teyp getirdiğinde bütün köy halkı, yeni bir aygıtın etrafında yeni bir davranış geliştirebiliyorlar" diyor Göka. Türklerin Psikolojisi'de en ilgi çekici bölüm olan göçebelikten şu paragrafı birlikte okuyalım: "Göçebenin dünyasında duvarlar yoktur, evren onun gözünün görebildiği ufuklarda sonlanır. Bu nedenle kendisini evrenin merkezinde hisseder. Göçebe yüce gök ile yağız yer arasındadır, ayakları yerdedir ama sürekli hareket hâlindedir, gök ise üzerinde sonsuz bir kubbe gibi uzanır. Var oluşu mekâna kayıtlı değildir, sürekli hareket eder, gider görür. Varlığını mekânda değil sözde gerçekleştirir. Göçebelerde muhkem olan mekân değil sözdür; yerleşikler nasıl kendilerine görkemli yapılar inşa ediyorlarsa göçebeler de sözün görkemine yaslanırlar. Sürekli hareket hâlinde olmanın gerilimini kalıp ifade ve vecizelerle, sözü sabitleyerek, sınırlandırarak aşmaya çalışırlar. Göçebenin bu hâli, güvenli olarak ancak sözün içinde hareket etme imkânına sahip olan yerleşik insanın tam aksidir." [sf. 113-114]

Göçebenin dünyalığı umursamayan tavrından artık çok uzağız. Gösteriş, şatafat, mala mülke düşkünlük son yıllarda iyice zirveye çıktı. Kendimizi bu dünyaya bağlamak ve dünya oyunlarıyla oyalanmak için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. "Türk grup davranışı" diyor Göka, potlaç kültürünün gösteriş ve şatafat düşkünlüğünü taşıyor. Esasen geçmişimizde de her fırsatta "el âleme güç gösterisi yapmak" mevcut. Şehzadelerin sünnet merasimleri, beylik yöneticilerinin düğün alayları çok uzak değil. Artık teravihe ciple gitmek ya da havuzlu villada oturmayı Müslüman hassasiyetiymiş gibi göstermek geçer akçe. Özellikle şu 'araba manyaklığı'mız dillere destan. Kitaptan okuyalım: "Ekonomik krizlere ve sık sık gelen benzin zamlarına rağmen yollardaki araç sayısının azalmaması; park yeri bulma uğruna saatlerce yapılan didişme ve çekişmelere rağmen otomobil kullanmaktan vazgeçmememiz; büyük şehirlerimizde nüfus açısından benzer birçok Avrupa kentine göre trafiğe kayıtlı araç sayısı oldukça düşük olsa da trafikte bulunan araç sayısının kabarıklığı, bunların hepsi, arabalarımızla hava atmaya bayıldığımızdan oluyor. Bu yüzden trafikte eza cefa çeksek de yaya hakları için, toplu taşıma için, raylı sistemler için sivil bir hareket oluşturamıyoruz. Bir bakıma alan razı satan razı..." [sf. 168]

İtaate ve teşkilatlanmaya olan aşırı düşkünlüğümüz, günümüzde sık görülen sosyopati örneklerinin kaynağını oluşturuyor. 'Ben çalmasam başkası çalacaktı' ile 'Devlet malı deniz, yemeyen domuz' sözleri ardına gizlenip suç işleyenlerin, bu suçlarını meşrulaştırması ayrı bir felaket. "Bizde çok var onlardan" diyor Erol Göka. Bu çokluk noktasına ulaştık maalesef. Bunca modernleşme, yenilenme ve değişme çabamız bizi kültürel filtrelerimizden, estetik ve ahlâk terazimizden, dayanışma ve millet bilincimizden uzaklaştırdı. Sadece uzaklaştırmakla da kalmadı: "Önceki yaşama kültürümüzün referanslarını da büyük oranda yitirmiş durumdayız. Amerika Birleşik Devletleri'nin kuruluş yıllarını andırıyoruz. Sosyopati, her yere korku salıyor; her yerden çeteler çıktıkça, toplum giderek içine kapanıyor, kendisini değişik ruhsal düzeneklerle korumaya çalışıyor." [sf. 216]

Türklerin İslâmiyet'i kabulünden önceki dönemlerle, sonraki dönemleri arası siyah-beyaz gibidir demek hiç bilimsel bir açıklama değil Göka'ya göre. Eskiden çubuklarla ve oklarla, aşık kemiği ve zarlarla yahut kitap açarak, bağırsaklara bakarak ve hatta kürekkemiği yorumlanarak 'çıkarılan' kehanetler şimdi de devam ediyor. Her yer falcı, rüya tabircisi kaynıyor. Hocanın buradaki bir hatırlatması oldukça önemli: "Kutadgu Bilig'in, toplumsal katmanların doruğuna Hazreti Muhammed'in soyundan gelenleri, sonra bilginleri, üçüncü sıraya hekimleri, sonra düş yorumcularını, ardından müneccimleri, şairleri, köylüleri, tüccarları... koyması, Türklerde kehanetin yüksek bir mevki işgal ettiğini ve bunu uygulayanların el üstünde tutulduğunu gösteriyor." [sf. 264]

Eski inançlarla modern hurafeler üzerine yorum yaparken hoca, her Türk'ün piknik sever olduğuna da değiniyor, su ile olan maceramıza da. Günümüz Türkiye'sindeki şamanlar bahsi oldukça ilginç. Hocanın Hızır denemelerini okurken Yunus'un "Mekteb-i irfana girip almayan ders ü sebak / hızır ile ab-ı hayata varmayan derviş midir?" dizelerini hatırlamamak mümkün değil. Ardından Lokman Hekim'in eski âdetlerimizdeki yeri ve Türklerin felek ile bir türlü yenişememeleri gibi konularla kitap bitiyor. Tam buradaysa Âşık Özlemî'den geliyor: "Lokman Hekim gelse sarmaz yarayı / hilebaz dostunan açtık arayı / ne köşkümü koydu ne de sarayı / baykuşlar tünedi dalıma benim / değme felek değme telime benim."

Nihayet Erol Göka hoca, araştırılmaya muhtaç mevzularımızın derinliğini yeniden gündeme getirerek, Türk psikoloji tarihine bilimsel katkılar sunmaya devam ediyor. Yakın zaman zarfında okuyucuyla buluşan İnternet ve Psikolojimiz ile Mutedil Müslümanların Günümüzdeki Düşmanları adlı kitapların da yine bu minvalde yoğun ve düşündürücü etkiye sahip olduğunu hatırlatmam gerekiyor.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Yeni kentler bize güzel bir şey söylüyor mu?

On yıllardır ülkemizin irili ufaklı bütün yerleşim birimlerinin adeta bir şantiye alanına döndüğünü görüyoruz. Nereye giderseniz gidin sizi ilk karşılayacak olan şey göğe doğru yükselen inşaatlar, betondan dağlar… İmar planları, inşaatlar fiziki anlamda yerleşim birimlerinin çehresini hızla değiştiriyor. Bu değişimin, dönüşümün hızına ayak uydurmak neredeyse imkânsız. Fiziki anlamdaki bu değişimlerin bilimsel, düşünsel, kültürel, geleneksel arka planlarının olup olmadığı konusu ne yazık ki çok fazla tartışılmıyor. Kentin değişimi, şehri yeniden inşası bir medeniyet tasavvuru etrafında şekillenmiyor. Böyle bir tasavvurun olmadığını ne yazık ki inşa edilen binalardan görebiliyoruz. Son zamanlarda herkesin gündemini işgal eden kentsel dönüşüm sadece binaların dönüşümüne evrilmiş durumda. Dönüşen kent değil, evler. Gecekondular yıkılıyor, eski evler ortadan kaldırılıyor yerine koca koca binalar dikiliyor. Büyük umut bağlanan kentsel dönüşümler geleneksel yaşam alanlarını yok ediyor. Dönüşümün gerçekleştiği yerler yaşam kalitesi açısından iddia edildiği gibi yüksek standartlar getirmiyor. Yüksek olan sadece binalar. Beton silolara dönüşen apartmanlarda komşuluk, tanışıklık gibi değerlere rastlanmıyor.

Alev Erkilet yakın zamanlarda yayınlanan “Kenti Dinlemek” adlı kitabında yukarıda değindiğimiz sıkıntıları bir sosyolog gözüyle ele alıyor. Yaşanan sıkıntıların üzerini örtmek yerine bu sıkıntıları üzerine gidiyor. Başta yöneticiler olmak üzere hepimizi uyarıyor. Son dönemlerdeki kent sosyolojisi ile ilgili araştırmaların tarihi kent merkezlerinin dışında kalan dönüşüm alanlarını ve kapalı, güvenlikli siteleri kapsadığını belirtiyor. Kenti koruma ve yenileme amaçlı araştırmaların yapılmadığını vurguluyor. “Kenti Dinlemek” kitabındaki yazıların bu olgunun aksine kentsel koruma ve yenileme bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor okuyucuya. Hepimizin tanık olduğu gibi ülkemizde ne anlama geldiğini kimsenin bilmediği bir “Yeni” trendi var. Yeni Siyaset, Yeni Şehir, Yeni Türkiye, Yeni Yaşam, Yeni Anlayış, Yeni Düşünce, Yeni Felsefe… Dünyanın neresine giderseniz gidin muhafazakârlık ve muhafazakârlar yeniliğe karşı kuşkuludurlar. Geleneksel yaşam biçimini, kadim ilişki şekillerini, şehirleri, mahalleleri korumak isterler. Türkiye’de ise tam tersine muhafazakârlar ve muhafazakâr siyaset yukarıda dile getirdiğimiz “Yeni” kavramını adeta kutsallaştırmış durumda. Var olanı muhafaza etmek, korumak, geliştirmek yerine habire yıkıyoruz. Bütün anlayış yıkmak üzerine kurulu. Her şey o kadar hızlı değişiyor ki bu hıza ayak uydurmak olası değil. Alev Hanım’ın da derin bir kaygıyla altını çizdiği gibi kentsel değişim ve dönüşümün topluma etkileri sosyolojik açıdan detaylı bir biçimde ele alınmıyor. Kentlerin sosyal dokusunu değiştirmenin maliyeti ne yazık ki hiç gündeme bile gelmiyor. Kentsel dönüşüm gibi cilalı bir kavramla gölgelenen travmalar şimdilik ilgi çekmiyor. Evine, arsasına el konulup yıllardır yaşadığı yerlerden koparılan insanların feryatları makes bulmuyor.

Kenti Dinlemek” kent sosyolojisi ile ilgili teorik bir metin değil. Yazarın İstanbul’da bizzat katıldığı projelerde özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait BİMTAŞ’ın Tarihi Yarımada Koruma Amaçlı Kentsel Tasarım Projesi çerçevesindeki gördükleri, tecrübeleri yansıtılıyor. Erkilet özellikle mahallelerin, konutların, sokakların fiziki ve mimari özelliklerinin göz önüne alınarak yapılacak her türlü değerlendirmenin eksik kalacağını ve buraların salt fiziksel bakımdan ele alınacak olgular olmadığını belirtiyor. Şehrin bir ruhu var. Bir geçmişi, yılların imbiğinden süzülen ilişki biçimi var. Buralara dışarıdan yapılacak her türlü müdahalenin bu ruhu, ilişki biçimini göz önüne alması gerekir. Yoksa hem birlik parçalanır hem de zaman içinde daha büyük sıkıntılar meydana gelir. Mahalle sadece konutlardan, sitelerden oluşmaz!

Erkilet kitabında 'kentsel ayrışım'dan bahsediyor. Paraya, sosyal statüye, makam mevkie dayalı bir ayrışım… Kapitalizmin ve tüketimin emrinde bir sınıflaşma. Artık yaşadığımız mekânlar yalnızca paranın egemenliğine dayalı bir anlayışla inşa ediliyor. Paranız varsa her şey var… Erkilet, hepimizin çok övündüğümüz ama bir türlü anlamak istemediğimiz Osmanlı yerleşim sisteminde çok sert bir şekilde sınıf ve statü bakımından birbirinden ayrıştırılmayan farklı sosyo/kültürel sınıfların günümüzde çok keskin ayrışmalara tabi tutulduğunu belirtiyor. Bir nevi kast sisteminin işlerlik kazanması. Ekonomik durumlar kastları belirliyor. Tüketim de bu kastları görünür kılıyor. Aynı havayı soluyan, aynı topraklarda yaşayanlar birbirlerinden kalın çizgilerle, surlarla, duvarlarla ayrılıyor. Prestij konut alanları, bahçe şehirler, siteler, güvenlikli ve surlarla çevrilmiş konutlar içinde oturanlarla dışarıda kalanların birbirlerini tanımadıkları dünyalar. Sosyal kontağın, iletişimin olmadığı mekânlar. Evet, bu mekânları oluşturan sistem korku kavramına yaslanarak siteler, prestij konutlar inşa ediyor. “Korku Mimarisi”…

Korku, kentin mahallerini birer prestij konut alanına dönüştürerek, kapalı yerleşmeleri kentin kalbinde yani açıklığın, karşılıklı etkileşimin, dayanışmanın, çok sınıflılığın ve aslında çok etnikliğin beşiği olan yerde yeniden üretmenin meşrulaştırıcısı olarak iş görmektedir.

Kenti Dinlemek”, İstanbul’un tarihi ve sosyal yaşantısı ile ilgili bilgiler de veriyor. Bekâr Odaları olarak bildiğimiz gerçeğin taa Fatih Sultan Mehmet döneminden beri süregeldiğini öğreniyoruz. O zamanlarda insanlar eşini, çocuğunu, anasını, babasını memleketinde bırakarak İstanbul’a çalışmaya gelirmiş. Burada daha fazla para biriktirmek gayesi var. Bekâr Uşaklığı denen müessese bugün Bekâr Odaları adını alıyor. Bu insanlar gerçekten bekâr değiller. Hepsinin ailesi var. Ailelerini sılada bırakıp geliyorlar. Osmanlı zamanında bu kurum çok sıkı denetleniyor. Kurallar çok iyi uygulanıyor. Erkilet Bekâr Odaları ile ilgili hepimizin ezberi haline gelmiş olan bir yanlışı düzeltiyor. Genelde buralarda kalanların asayişi bozduğu, mahallelerin huzuru kaçırdığı gibi bir düşünce söz konusu. Alev Hanım bekâr odalarının bulunduğu semtlerde yaptığı gözlemlerde, mahalle muhtarlarıyla yaptığı konuşmalarda bu insanların düzeni, intizamı, güvenliği sağlamak için çabaladıklarını, söylendiği gibi suça iştirak etmediklerini belirtiyor. Burada bu insanların buralardan atılarak bu yerlerin kentsel dönüşüme açılma, siteler yapma ve satma düşüncesi egemen. Bekâr Odası mensupları birer günah keçisi olarak görülüyor.

Kitapta bir başka ilgi çekici nokta da tarihi ve turistik yerlerdeki küçük işletmelerin, atölyelerin yerlerinde bırakılması, onlara dokunulmaması… Bu işletmelerin hem yüzlerce insana ekmek kapısı olduğu hem de bulundukları yerlerin güvenliğini sağladıkları belirtiliyor. Özellikle Gedikpaşa ve Vefa’daki küçük işletmelerden örnekler veriliyor. Genel manada şehre bakışın mekânı metalaştırma paradigması etrafında olduğu, bunun da birçok sıkıntı yaratacağı söyleniyor.

İstanbul gibi kadim bir kent geleneksel dokusundan arındırılarak mekanikleştiriliyor. Kültürün, medeniyetin olmadığı bir turistik meta olarak algılanıyor. Alev Erkilet’in de vurguladığı gibi şehircilik uygulamaları kapitalizme eklemlenen kentler, kentte yaşayanları banka ve finans kurumlarına bağımlı yapan, mahalleyi yok eden, iş ve üretim alanlarını ortadan kaldırarak küçük atölye ve işletmeleri küresel kapitalist canavarların olmayan vicdanına terk eden bir durum meydana getiriyor. Yoksul kesimler, kentin çeperlerinde yaşamaya zorlanıyor. Yok olan bakkalların yerine insanları kredi kartına mahkûm eden marketler zinciri doluyor. Aslında abartılmış güvenlik sistemi insanları paranoyaklaştırıyor. Hırsızlığa karşı sert önlemler aldığını söyleyen modern kapitalist işleyiş zincirinin bir halkası alış veriş merkezleri çalıştırdığı insanların emeğini, terini çalıyor.

Evet, doğayı, şehri, mekânı metalaştırmayan, mekânın da ruhunun olduğunun farkında olan yeni anlayışlar geliştirmek zorundayız. Yoksa işimiz zor!..

Muaz Ergü
muaz-01@hotmail.com

11 Temmuz 2017 Salı

Kaçma ve hep gitme isteği olan öyküler

Çiyil Kurtuluş, "Kasırga ve Yabanmersinleri" kitabıyla ilk kez okuyucu karşısına çıktı. 2017 yılında Dedalus Yayınları’ndan neşredilen öykü türündeki bu kitap, 135 sayfadan oluşuyor ve toplam 19 öykü barındırıyor.

1968 doğumlu bir yazar Çiyil Kurtuluş. Yani ilk kitap için biraz geç bir zaman olsa da, bu tür yazarlar okurların ilgisini çekebiliyor. Örneğin, geçtiğimiz aylarda Kamil Erdem yıllar sonra bir kitap çıkarmıştı ve oldukça da iyi bir kitaptı. Çiyil Kurtuluş için de, az olsun ama öz olsun felsefesini kullanabiliriz. Zaten öykülerinin daha önce Sarnıç Öykü ve Notos'ta yayımlanması, bize yazarın başarısı hakkında bir öngörü veriyor.

Etrafımda fazla laf dolaşsın istemem. Sıkılırım, evli, çocuklu, konulu komşulu, dedikodulu, yorulurum. Onlar kalabalıklarına çekilirken bana bıraktıkları yalnızlığım da çoğalsın istemem. İnsan, azken öz yaşamalı. Büyük aileler bana göre değil. Ya da ben, ‘değil’e göreyim. Bir odada yalnız kalmayı pek beceremez onlar. Dünyalarımız farklı. Birçoğunun eylemlerini çeşitlendiren nedenlere ihtiyacı var. Benimse düşüncelerimi çeşitlendiren nedenlere. Yalnızca iki üç dostum var benim. Eledim, elendim, onlar kaldı geriye.

Yıllar önce bir arkadaş, acıyan gözlerle reçete uzattı bana, ‘Dışarı çık, hayatını yaşa. Bir ömür evde böyle geçer mi?’ insanlarla daha sık birlikte olmalıymışım. ‘Belki yeni bir koca…’ Yırtıverdim reçetesini oracıkta. Bir şeyi atlamıştı. Yalnızlığın türleri olduğunu. Benim yalnızlığım kalabalıklarla tedavi edilemezdi. Üstelik ortada hastalık mı vardı. Bu doktorculuk oynayan arkadaş, neye hastalık denir, onu bile bilmiyordu. Eledim gitti.

Kitapta karakter olarak anlaşamayan karı kocadan liseli âşıklara, iki arkadaştan bir avcının hayatının bir noktasına kadar her kesimden insanları görebiliyoruz. Hikâyeler genelde insan ilişkileri ve yalnızlık üzerine kurulmuş. Çiyil Kurtuluş, bunu yaparken abartıya kaçmıyor ve anlatımını arabeskin kollarına bırakmıyor; fakat bireyin toplum içindeki yalnızlığını anlattığı kesimlerde bu anlatımını yoğunlaştıramadığı yerler de yok değil. Yukarı aldığım paragraf ise kitaptaki iyi anlatımından bir kesit sunuyor okura.

Yazar, hikâyelerini diyalog üzerine kuruyor ve bu diyalogları oldukça kısa tutuyor. Sanki konuşmak istemiyor ama mecburen konuşması gerekiyor gibi bir hâl oluşuyor karakterlerde. Bu da Kurtuluş’un vermek istediği mesajı aslında bize hissettiriyor. Hayattan yorulmuş hatta bezmiş insanların ruh durumlarını anlatmakta uzun diyaloglar kullanmasındansa, bunları kısa tutması anlatımla konunun bütünlüğüne olumlu bir katkı sağlamış.

Yazarın durum öyküsü yazdığını söyleyebiliriz. Sıradan insanların hayatlarından ve genelde mutsuzluklarından bir kesit sunuyor yazar okura. Aynı zamanda toplum içinde yabancılaşma ve yalnızlaşmayı da sahici bir şekilde yansıttığı yerler çoğunlukta: “Dünya bu masaydı şimdi ve biz birbirimize olabildiğince uzaktık. İstemezsek, kocam ve ben başımızı o tarafa çevirmez, görmezdik onları. Biz de öyle yaptık. Ya zihinleri köretmek, o zordu işte. Ferda çatalının ucunu kemirirken kocası iri dişleriyle fındığına gülümsüyor olmalıydı. Bir sonraki hareketleri ezberimdeydi. Bir önceki, bir sonraki, hiç fak etmez, yıllar sonra uyandığımda gördüklerim zihnimde sürekli tekrar ederken bu upuzun masa artık kıpırtılarıyla bozamayacakları bir resimdi.

Çiyil Kurtuluş, kitabında hem somut hem soyut anlatımı tercih etmiş ve bunda anlatım yönünden belli bir başarı sağlamış diyebilirim. Bu konuda eleştirim bazı hikâyelerin konu bakımından çok yüzeysel kalması. Bazı hikâyelerde biraz daha derine inebilseydi kitapta ‘kült’ diyebileceğimiz birkaç tane hikâye olurdu. Ancak derine inemese bile klişe anlatım ve tabirlere yönelmemesini ve özgün kalabilmesini olumlu bir özellik olarak görüyorum. Anlatım olarak da, anlattığı karakterlerin diline ve davranışlarına yönelebilmesi yazardaki gözlem yeteneğinin yüksek olduğunu bize gösteriyor.

Kitapta betimleyici ve açıklayıcı anlatım bolca kullanılmış ve geri dönüş tekniğiyle karakterlerin psikolojik durumuna katkı sağlanmış. Fakat yer yer anlatımın dağınıklığı ve ‘anlatmaktan ziyade hissettirmesi’ okur nezdinde bazen yorucu bir okumaya dönebiliyor. Bu konuda kitabın en derli toplu hikâyesinin "Gizlendiğim Yerde" adlı hikâye olduğunu söyleyebilirim. Dil konusundaki akıcılık ve kullanılan gündelik dil ise, bizim için bazen yorucu olabilen okumayı kolaya döndürebilen en önemli artı diye düşünüyorum.

Yazar, hikâyelerinde hem ilahi bakış açısını hem de birinci tekil kişi bakış açısını kullanmış. İki anlatımda da başarılı olduğunu görebiliriz ancak ‘ben’ diliyle anlattığında derinliği daha iyi kavrayabildiğini söyleyebilirim. Bu tür anlatımın olduğu hikâyelerde okur da öykünün içine daha rahat girebiliyor.

Ayrıca kitapta bol bol ‘ağaç-orman’ ve ‘okyanus’ kavramları da somut olarak kendine yer buluyor. Sanki bir kaçma ve hep gitme isteği gibi. Öykülerin ruhuna da son derece uygun.

En uzun hikâyesinin kitaba adını veren "Kasırga ve Yabanmersinleri" olduğu ve genelde 6-8 sayfalık hikâyelerden oluşan bu kitabı okurken, okurun sıkılacağını tahmin etmiyorum. Bir oturuşta da bitirilebilir ancak sonrasında uzun uzun olmasa bile, öyküler hakkında bir süre düşünüp, hissettirdiklerini anlamaya çalışmak yaralı olacaktır.

Konuları biraz daha derinlemesine incelerse çok daha iyi kitaplar gelecektir Çiyil Kurtuluş’tan.

Kitaptan bazı alıntılar:
- Ben ve kocam biliriz, bir bulutun taşıyamayacağı kadar ağırdır dünya.
- Fazladan bir sorunun cevabı, sorana hep eksik gelirdi zaten.
- Karşındaki susuyorsa daha fazlasını duyuyor demektir.
- Ne kolay değil mi, anlamıyor olmak. Anlayınca, duramıyorsun.

Mehmet Âkif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Her şeye rağmen çocuk kalabilme cesareti

"Her çocuk gördüğü ilk adaletsiz muamelede bundan etkilenir. Çocuğun senle ilgili olarak ve kendini sana emanet ederken inandığı tek hak vardır: Adil muamele görmek. Ona adaletsizce davrandığınızda yine sizi sevmeye devam edecek ama artık asla aynı çocuk olmayacaktır. Kimse karşılaştığı ilk adaletsizliği atlatamaz."
- J. M. Barrie, Peter Pan

Utanç duygusu, içinde çocukluğu yaşatanlara mahsustur. İçindeki çocuğu öldürmeyen, çocukla çocuk olmayı bilenler ve çocukları her koşulda sevenler utanmayı da bilirler, utandıranları pişman etmeyi de. Çünkü çocukluk aynı zamanda keskin bir zeka, beklenmedik anda beklenmedik şeyi yapma hâli, hayatın gizlerini ve meraklarını hayret makamının tam içinde besleme donanımıyla muazzam bir dönemdir. Dolayısıyla bugün, dünyamızda en büyük eksiklik çocukların dört duvar arasına kapanması ve diyalogdan uzak tutulmalarıdır, yani "adam yerine" konulmamaları...

Yanlış anlaşılmasın, bir çocukluk kitabından falan bahsetmeyeceğim, sadece Susan Neiman'ın Türkçeye çevrilen ilk kitabı Ahlâki Açıklık'daki utanç bahsi beni çok etkilemişti. Bir yetişkin ve çocuk arasındaki ahlâki farkındalık üzerine çok düşündürmüştü. "Yetişkin İdealistler İçin Bir Kılavuz" alt başlığı seçilen o kitaptan bir paragraf: "İyilik ve kötülük dili, sömürülmeye açıktır zira sahip olduğumuz en güçlü dil odur. Bu dili bilemeli, inceltmeli ve keskinleştirmeliyiz. O olmadan hareket etmeye kalktığımızda kendimizi sakatlamış oluruz. Bu noktada en etkili ahlâki silahımız utanç dilidir."

Nagehan Tokdoğan'ın çevirdiği ikinci kitap olan "Niçin Büyüyelim?"de alt başlık şöyle: Çocuksu Bir Çağ İçin Altüst Edici Düşünceler. İlk kitabın içeriği oldukça genişti, 500 küsur sayfa. Yine İletişim Yayınları'nca neşredilen ikinci kitabında daha kısa bir yol izlemiş Neiman fakat 208 sayfaya sığdırdığı şeyler oldukça iddialı. Kitap dört bölümden oluşuyor. Birinci bölümde "Tarihsel Kaynaklar" üst başlığıyla aydınlanma tarihinin efsanesi Rousseau'nun adımları takip ediliyor. Rousseau bu metinlerle neredeyse yeniden yorumlanmış oluyor. "Bebeklik, Çocukluk, Ergenlik" başlıklı ikinci bölümde Arendt'in doğuş, dünyaya geliş fikirleri yazara yoldaşlık etmiş. Üçüncü bölümde "Yetişkin Olmak" bahsine değiniyor Neiman. Burada eğitim, seyahat ve iş hayatında, kitabın önsözündeki şu sorusunu Kant'ın yardımıyla açıyor ve açıklıyor: "Acaba felsefe bize olgunlaşmanın teslim olmakla, tevekkülle eşdeğer görülmediği bir model bulmakta yardımcı olabilir mi?"

Son bölüm "Niçin Büyüyelim?" sorusunun cevabını barındırıyor. Belki de barındırmıyordur. Yazar burada biraz da okuyucuyu yoruyor haklı olarak. Çünkü öyle bir yolla bu bölüme ulaşıyor ki o zihin yolculuğundan sonra bir neticeye varmak okuyucuya kalıyor. Eh, bir zahmet kalsın... Evvela, Neiman için büyümek neye denir, nasıl yorumlanmalıdır ve en temel vasfı nedir gibi soruların bir cevabı olarak kitabın hemen başından şu alıntıyı aktarmalıyım:

"Büyümek, bilmekten ziyade cesaret etmekle ilgili bir meseledir: Dünyaya ilişkin tüm bilgiler bir araya gelse, yargıda bulunma yürekliliğini ikâme edemezler. Yargıda bulunmak, öğrenilebilir bir şeydir -genellikle bu işi iyi yapanları gözlemleyerek öğrenilir- fakat öğretilemez. Bu husus önemlidir zira bizi sahiden harekete geçiren soruların hiçbirinin cevabını bir kurala bağlı kalarak bulamayız. Cesaret yalnızca kendi yargınıza güvenmeyi öğrenme meselesi değil, devletinizin, komşunuzun ya da en sevdiğiniz film yıldızının yargılarına güvenmeme meselesidir de. (Elbette devletiniz, komşunuz ya da en sevdiğiniz film yıldızı bazen haklı da olabilir ve iyi bir yargıda bulunma yetisi, sizin bunu da teslim etmenizi gerektirir.) Daha da mühimi, cesaret hayatımızın içinden geçen yarıklarla birlikte yaşamayı da gerektirir. Bu yarıklar ne denli büyük olursa olsun, aklın idealleri bize dünyanın nasıl bir yer olması gerektiğini; deneyim ise dünyanın olması gerektiği gibi bir yer olmadığını söyler durur. İşte büyümek -ikisinden de vazgeçmeden- bu ikisi arasındaki uçurumla yüzleşmeyi gerektirir." [sf. 14-15]

Neiman ilk bölüm boyunca, Rousseau'nun bir çocuğun nasıl büyüdüğünü toplumsal bazda ele aldığı Emile adlı eserini tetkik ederek konuşuyor. "Birer yetişkin olmak için yaratıldık, fakat yasalar ve toplum bizi çocukluğa geri yolladı." diyen Rousseau'ya, adalet arayışının önemini de ekleyerek destek çıkıyor yazar. Şu pasaja çok dikkat: "Oğlum on bir on iki yaşlarındayken okuldan eve gelip bir öğretmenin kendisine adaletsiz davrandığını söyledi, olayın ayrıntılarını dinlediğimde ona hak verdim ve şöyle söyledim: Bu, senin üzerinde iktidara sahip olan birinden göreceğin yegâne adaletsiz tavır olmayacak. Karşındaki kişi kendini tehdit altında hissediyor olabilir, seni kıskanmış olabilir ya da basitçe yorgun olabilir. Ona dalkavukluk eden ya da karşısında iki büklüm duran bir çocuğu ya da çalışanı tercih edebilir. Okulda öğrenmen gerekenler sadece okumak, yazmak ve toplama-çıkarma yapmak değil, bu deneyimlerle -kendini kaybetmeden- nasıl baş edeceğindir. Kurduğum denge doğru muydu acaba? Adaletsizlikle bunca karşılaşmanın ardından, onun yaşadığı öfkeyi paylaşamıyordum tabii. Ama çocuklarımızın adaletsizlik karşısında farkındalıklarının gelişmesini isteriz, perişan olmalarını değil." [sf. 73-74]

Ezilen ülkelerin tamamında bir çocuğun yüzüne baktığınızda duygulanıyorsanız bunun sebebi o çocuğun size daha dokunaklı gelmesidir der, De Beauvoir. Böyle çocuklar bizde dünyaya ayak diremenin, umudun, bir gelecek tasavvurunun adı ve adımı olur. Öyle değil mi? Bugün bebeklerin mucizevi bir varlık olduğunu düşünmeyen var mıdır? Yoktur kanaatimce. Çünkü onun önünde geniş bir zaman vardır ve ömrünüz yettiğince bu zamana eşlik edip varlığını nasıl anlamlandırdığına, nasıl yorumladığına tanıklık ederiz. Arendt bu durumu çok güzel anlatır. Bebek için ve hatta belli bir yaşına kadar çocuk için, dünyanın her parçası muazzam bir merak alanıdır. Şaşırmanın, üzülmenin, merak etmenin, gülmenin ve ağlamanın en dolu zamanlarına sahiptir bebeklik ve çocukluk. Neiman, bazı şeylerin kuru ve bazı şeylerin ıslak olmasının bizim için ne kadar doğal olduğunu hatırlatırken, bu doğallığı en doğal duygularla yaşamayaşımızın çocukluğun da ölümü olduğunu söyler. Haklıdır. Biz bu "rutinleşmiş doğallığı" terk edip onun yerine bebeğin ve çocuğun duygularına eşlik etsek, hiç değilse karşılık versek, güven kavramının gelişiminde hem aktif bir rol oynamış hem de iyiliğin-kötülüğün ne olduğuna dair somut örnekler vermiş oluruz. Bu konuda psikolog Erik Erikson'u hatırlatıyor Neiman: "En mutlu bebeklerin bile yaşamaktan kaçınamadıkları bir travma olan diş çıkarmadan bahseden Erikson, buna bebeğin dünyasına iyilik ve kötülüğün girdiği ilk olay olarak dikkat çeker. Bebeğin dişi, tam da onun için bir haz kaynağı olan ağzının içinde patlak verir. Daha da kötüsü, diş çıkarırken yaşadığı acı yalnızca bir şeyleri ısırmaya çalıştığında yatışır -ki bu da annenin emzirirken geri çekilmesinden başka bir sonuç doğurmaz." [sf. 83]

Kader bizleri yöneticilere biat ederek bunun sonuçlarına da katlandığımız bir zaman sürükledi, demiş Thrasymachus. Ne zaman? Milattan önce 400'lü yılların ortalarında. "Ve şimdi konuşmak zorundayız" diye de devam etmiş. Buradaki konuşmanın, ama sağlıklı konuşmanın en büyük yardımcısı da hiç şüphesiz kuşku. Kant bu yüzden kuşkuculuğu "zorunlu bir istirahatgâh" olarak gösteriyor. Kant için kuşkucu kişi; dogmatik akıl yürütenlerin, kavrayış ve akıl hususunda sağlıklı bir eleştiri geliştirmeleri yönünde onları zorlayan bir amirdir. Neiman şöyle diyor: "Mutluluğun bir hak olduğu fikri, boş bir hayal değil aklın bir talebidir, sonuçları ise devrim niteliğinde olabilir. Walter Benjamin, Kant sonrası dönemde ortaya çıkan Hegel gibi düşünürlerin akıl ve doğayı, olanla olması gerekeni bütünleştirme çabalarına bakarak "son anda ikiciliğin dürüstlüğünden kendini kurtarmak isteyen" bir bilinçten söz ederken, başka şeylerin yanı sıra bunu kastediyordu. Böylesi bir dürüstlük cesaret gerektirir zira akıl ile doğayı bir araya getirmenin olanaksızlığı, gerçekten bilmeyen isteyeceğimiz bir hakikat değildir." [sf. 118-119]

Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi adlı kült eserinin Neiman'ı nasıl etkilediği kitabın sonlarındaki paragraflarda sık sık kendini belli ediyor. Özellikle hayatı ve düşünce dünyasını yargılamak, kuşkuyla yargılamak. Böylece hayatın zorluklarına en azından mütevazı çözümler bulabilmek. Kendince ve özgürce. Bunun için de çocuk yürekliliğini daima tutmak gerekiyor ruhta. Neiman hatırlatıyor; The Who adlı rock grubu "Yaşlanmadan ölmeyi umut ediyorum" sözü basit ve kendi nesillerine ait bir yaşam anlayışı değil. Kadim bir duygu. Zira bu sözün ilk hâli milattan önce 2500 yılında Mısır'da yaşamış olan filozof-şair Plathotep'e ait imiş.

Çocuk kalabilme cesareti belki de çağın en büyük erdemi. Kitap nasıl başladıysa öyle bitiyor, ama güzel bir soruyla: "Cesaret, rüşt kazanmamızı engelleyecek bütün güçlere karşı koymak için gereklidir zira gerçek yetişkinler ekmek ve sirkle pek de uzun süre oyalanamazlar. İncik boncukla ilgimizin dağıtılmasına izin vermeyecek yahut deneyimsizlikten dolayı cesareti kırılmayacak durumdaysak, etrafta olan biteni daha iyi görebilir ve dile getirebiliriz. Bizler derken hepimizi kastediyorum, bu kitabın yazarı da dahil. Bu, daimi bir devrim sürecidir. Kim toplayacak bunun için cesaretini?" [sf. 204]

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Hepimizin yaşamak zorunda olduğu bir Allah ağrısı var

“Sana ruh hakkında soruyorlar, de ki: Ruh Rabbimin emrindedir. Size ilimden pek az şey verilmiştir."
- İsrâ / 85

“Yaşamak dediğin üç beş kısa mutlu ândan ibaret."
- Sezen Aksu

Klasikler deyince çoğu insanın aklına kalın, ciltli, kiloya vurduğumuzda epeyce ağır kitaplar gelir. İçinde gizli bir sürü cevher yattığını biliriz ama okumak gözümüzde büyür. İçinde bulunduğumuz çağda iletişim çok hızlıdır ancak bunun yanında ruhla benlik arasındaki ilişki de şiddetli bir erozyona uğramaktadır. Zira çağın insanı özü aramaktan uzaktadır. Tanpınar’ın deyişiyle ölümden korkmakta ama günlerinin de hızlı bir şekilde geçirmek arzusundadır. Sonsuzluğa erişmek için avans olarak verilen zamanı hebâ ederek boşluk sarmalına dolanıp kalmıştır. Boşluğa dolanmıştır çünkü bedenen varlığı külfet verir insana. Teklif edilen emaneti reddeden göklere, yere ve dağlara aldırış etmeden yüklenen insanın dünya yükü ağırdır. Bu yükü taşımaya başladığı andan itibaren yaşamak zûl gelir çünkü sonu olan bir dünyada sonsuzluğu aramak, insanın yaratılış amacıdır. Dostoyevski’nin değişiyle: “Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık.

Bâb-ı Aziz’in anlattığı hikayeye göre; yaratılan ruhlar kadar Allah’a ulaşan yollar vardır. İntiharı reddedip bu yükü taşımaya gönüllü olan insan, bu yol üzerinde denk geldiklerine muhabbet duyar. Dostoyevski’nin, Rilke’nin, Kazancakis’in, Tarkovski’nin, Bergman’ın, Kieslowski’nin eserlerinin bu kadar evrensel bir niteliğe bürünmesi de bundandır. Çünkü onlar hakikatin ayrı yüzlerini keşfetmişler ve bu keşiflerini ruhun dirilişine sebep olacak eserlere dönüştürmeyi başarabilmişlerdir. Kendi iç dünyasında aradığı Tanrı’yı bu eserlerin altyazılarında bulan okuyucu için bu eserler, hem aşılacak yeni bir merhale hem de atlanacak yeni bir paye olmuştur. Zaman tükenmeye mahkumdur, ruhun dirilişi yoksunluk ve yalnızlıkla keşfe kadirdir. Yani insan acziyetini keşfettiği ölçüde Tanrı’ya yakınlaşmış olur. Andre Gide'in Dostoyevski için yazdığı kitabından öğrendiğimize göre, yazar öldüğü yıl, ilk kez mektup yazdığı Mlle N.’ye şöyle demiştir: “Yazar olarak, pek çok kusurum bulunduğunu biliyorum, çünkü ilkin ben kendim, hiç hoşnut değilim kendimden. Kendi kendimi tarttığım bazı anlarda, çoğu kez, sözcüğün tam anlamıyla, anlatmak istediğimin ancak yirmide birini anlattığımı ve belki de hiç anlatamadığımı saptadığıma inanabilirsiniz. Beni kurtaran şey, Tanrı’nın bir gün bana o kadar güç ve esin göndereceği ve benim de kendimi daha noksansız olarak anlatabileceğim, kısacası yüreğimdeki ve hayal gücümdeki her şeyi ortaya koyacağım konusunda beslediğim alışılmış umut’dur."

İyi yazar için her okurun kendine has bir tanımı vardır, zira okumak şifadır. Dolayısıyla okuyucu kendine iyi gelen üslubu okur. Bana göre iyi yazar, okuyucuyla eserini baş başa bırakan, kendini aradan çıkarmayı başaran yazardır. Öğretici ya da didaktik bir üslupla değil; kişide kendi kendine konuşuyormuş hissini uyandıran yazar, kelimelerle okuyucunun röntgenini çeker. İçini açar, onu kendisiyle baş başa bırakır.

İş Bankası Yayınları'ndan çıkan Suç ve Ceza'nın önsözünde Dostoyevski için şu ifadeler yer alır: "Rus edebiyatının büyük yazarlarından olan Dostoyevski, 1821 yılında Moskova’da dünyaya gelir. Orta sınıf bir aileden gelen yazarın babası, yoksullar hastanesinde bir cerrahtır. Dostoyevski ilk eğitimini ailesinden alır. Romanlarının hepsinde ailesinin çektiği sıkıntıların ve tanık olduğu yoksulluğun etkisi görülür. 20 yaşında askeri öğrenci olarak okuduğu Petersburg mühendislik okulunu bitirir, ancak bir yıl askeri mühendis olarak çalıştıktan sonra istifa eder. Hemen sonra edebiyata atılır ve 1846 yılında İnsancıklar kitabı yayımlanır, kitap büyük ilgi toplar. Daha sonra Suç ve Ceza’da daha parlak biçimde dile gelecek olan, yazarın yoksul, umarsız insanlara ve hayatın trajik yanlarına karşı duyduğu büyük ilgi ve duyarlılık, daha ilk yapıtlarında kendini göstermiştir. 1847 yılında yazar, ütopyacı sosyalist Petraşevski’nin grubuna girer. Ancak 1849 yılında Dostoyevski ve grup üyeleri çarın emriyle tutuklanırlar ve sekiz ay süren gizli duruşmalar sonucu idama mahkûm edilirler. 22 Aralık 1849 günü kurşuna dizilmek üzere direklere bağlanırken, cezalarının bağışlandığı ve dört yıl kürek, beş yıl sürgüne çevrildiği haberi gelir." Bu anda yaşadığı ıstırabı yazar, Budala romanının başkahramanı Prens Mışkin’in ağzından şöyle anlatır:

Bakın ne diyeceğim? Siz de aynı şeyi düşündünüz, herkes öyle düşünüyor… Giyotin denen makine de bunun için icat edilmiş. O zaman bir fikir gelmişti aklıma: Ya böylesi daha kötüyse? Komik geliyordur bu size, tuhafınıza gidiyordur. Ama bazen böyle şeyler geliyor insanın aklına işte. Düşünsenize: Ya işkence etseler? O zaman acı çekersin, yara bere içinde kalırsın, bedenin acıyla kıvranır. Ama bütün bunlar ruhsal ıstıraptan uzaklaştırır seni. Ölünceye kadar yalnızca yaralarının acısını hissedersin. Ama asıl ve en büyük acı belki de yaralarının acısı değildir. En önemli olan, bir saat sonra, az sonra, on dakika sonra, biraz sonra, yarım dakika sonra, biraz sonra, o anda ruhunun bedeninden ayrılacağını, artık bir insan olmayacağını, bunun kesin olduğunu, en önemlisi de kesin olduğunu bilmendir. İşte başını giyotinin altına koyuyorsun, kocaman bıçağın yukardan aşağı nasıl kayarak geldiğini duyuyorsun… İşte saniyenin o dörtte biri olan o süre en korkuncudur… Biliyor musunuz, benim hayal gücümün ürünü değil bunlar. Çoğu kimse aynı şeyi söylemiyor mu? Buna o kadar inanıyorum ki, doğrudan açtım size düşüncelerimi. Cinayet işlediği için bir insanı öldürmek, cinayetin kendisinden de büyük bir suçtur. Mahkeme kararıyla öldürmek, eşkıyanın öldürmesiyle karşılaştırılamayacak kadar kadar korkunçtur. Haydutların gece ormanda veya başka bir yerde boğazına bıçak dayadıkları insanın içinde hâlâ bir kurtulma umudu vardır. Son ana kadar kaçıp veya yalvarıp kurtulabileceğini umar. Oysa burada, bu umutla ölmek on kez daha kolayken, o son umudu da kesinlikle alırlar elinden. Bir karar söz konusudur burada, kaçıp kurtulabilme olasılığı olmayan bir karar. İçinde korkunç bir ıstırabın bulunduğu bir karar. Savaşta bir eri getirip, topun namlusunun önüne koyup ateş edin. Erin içinde hâlâ bir kurtulma umudu vardır. Ama aynı yere ölüm cezasına çarptırıldığı kararını okuyun, ya aklını yitirir ya da ağlamaya başlar. İnsan doğasının, buna aklını yitirmeden katlanabileceğini kim söylemiş? Böylesine çirkin, yersiz, anlamsız bir hakarete ne gerek var? Kendisine ölüm kararı okunup acı çektirildikten sonra “Hadi git, bağışlandın.” denen biri vardır belki. İşte o anlatabilir bize bunu… Bu acıyı da, dehşeti de İsa anlatmıştır. Hayır, bir insana yapılacak şey değildir bu!"

Dostoyevski, Budala’yı 1868 yılında, Suç ve Ceza ile Karamazov Kardeşler’in arasında yazmıştır. Yani Raskolnikov’un, kendince biri suçlu diğeri suçsuz iki kadını öldürmesinden sonra, İvan Karamazov’un da ahlak yoksunu olan babasının cinayetini planlamasından önce, yani iki cinayet arasına yazmıştır. Burada Raskolnikov’un iki farklı yanına atıfta bulunulabilir: biri, iki insanı baltayla kafalarına vurup öldüren câni yanı, diğeri ise masum bir çocuğu yangından kurtarmak için alevlerin içine atlayan merhametli yanı. Aslında her insan kendi muhtevasında böyle çelişkiler barındırır. Dostoyevski’nin ustalığı ise bu iki zıt kutup arasında nakış dokuması ve okuyucuyu psikolojik gözlemlerle kendi iç dünyasına ışık tutmak zorunda bırakmasıdır. Yeryüzünde 4 ayrı çatışma vardır, diğer tüm çatışmalar bunların türevidir. Birincisi; kalple akıl arasında, ikincisi; kadınla erkek arasında, üçüncüsü; işçiyle iş veren arasında, dördüncüsü ise vatandaşla hükümet arasında. İki taraf da kendi hakkını kollamak ve daha çok yetkiye sahip olmak ister. Bunu gerçekleştirmek için suç işler. Bu durum, Durkheim’ın “Suç, toplum halinde yaşama şartlarına yönelmiş her türlü saldırıdır.” tanımını desteklemektedir. Ancak Raskolnikov, suç tanımına başka bir yorum getirmiştir ve bunu cinayetten önce yazdığı bir makalede insanların iki gruba ayrıldığını söylemiştir. Birinci grubun alelade bir çoğunluk olduğunu ve hiçbir fevkaladeliğinin bulunmadığını ancak ikinci grubun deha olmaları sebebiyle dünyayı değiştirmek uğruna işledikleri suçların günahının olmadığı beyan etmiştir. Onlar için, iyi şeyler uğruna, şimdinin yıkılması için suç işlemek bir gereklilikse, bunu vicdan rahatlığıyla yerine getirebilirler. Newton ya da Kepler’in buluşlarının ortaya çıkmasına engel olan, bunların önünü tıkayan, insanlığa ulaşabilmesi için mani olan bir, on, yüz ya da daha çok kişiyi ortadan kaldırmasına hakkı vardı, hatta bu onlar için bir zorunluluktu. Yani suç işlemek için asil bir sebebi olanlar, suç işlemekte özgürdürler. Cahit Zarifoğlu bu tanıma ithafen Raskolnikov için “Şiddetli bir allah ağrısı çekmektedir.” demiştir. Bu kitaptan iki yıl sonra yazdığı Budala romanında ise, bu zeki ve kafa tutan karakterin tam tersi bir kahramanla karşı karşıya kalırız. Budala sözlük anlamıyla; zekâ yönünden geri, aptal demektir.

Burada budala sözcüğüyle kastedilen, Prens Mışkin’in zeka yönünden geri olması değildir. Toplum tarafından, alışılmadık derecede dürüst, inançlı ve iyi yürekli olması sebebiyle garip karşılanan bir karakterdir, yani gerektiğinde suç işlemeyi revâ gören Raskolnikov karakterinin tam zıttı bir karakter. Bir tarafta ifrat, bir tarafta tefrit. Dostoyevski bir nevi Suç ve Ceza’yı yazarak içindeki bir cinayeti ortaya çıkarmış, Genç Werther’in Acıları’nı yazmakla binlerce genci intihara sürükleyen ancak kendisini intihardan kurtaran Goethe’nin izinden gitmiştir, denilebilir. Burada Dostoyevski’nin romanı yazdığı yıllardaki sosyal durumuna değinmek gerekir. Suç ve Ceza’yı yazdıktan bir yıl sonra, yani 1867’de, 46 yaşındayken Snitkina’yla evlenir ve hem alacaklılarından hem de yardım isteyen aile efradından kurtulmak üzere karısıyla yurtdışına çıkar. Rusya’dan uzakta geçirdiği dört yıl, sefalet ve yoksulluk içinde ülkeden ülkeye dolaşmıştır. Tüm bu zorluklara, sara nöbetlerine, saplantı haline gelen kumar tutkusuna, ilk çocuklarının trajik ölümüne katlanan genç karısı, ona olan bağlılığını yitirmeden aşkın sorumluluklarını yerine getirir. Romanın kahramanı Prens Mışkin de, tedavi gördüğü İsviçre’den, elinde sadece bir giysi çıkınıyla Petersburg’daki uzak akrabası Lizaveta Prokofyevna ve general olan eşini görmek üzere Yepançinlerin malikanesine giden bir sara hastasıdır; hikaye böyle başlar. Kitap aslında bir aşk romanıdır, yazar başkahraman olarak seçtiği sara hastasıyla toplumun iki yüzlülüğünü gözler önüne sermekte, böyle bir toplumda dürüst olmanın “budala”lık olduğunu belirtmektedir. Yani Dostoyevski romana kendi kaderinden detaylar vermiş, aynı zamanda geçirdiği sara nöbetlerini de dile getirerek benliğini keşfettiği anları kelimelere dökebilmiştir. Nöbetlerin başladığı anlar, bilinçle bilinçaltı arasında bağlantı kurduğu zamanlardır ve o anki coşkunluğu kitapta şöyle yer verir:

O anda aklına gelen şeylerden biri de sara bunalımlarıydı. Eğer sara nöbeti uyanıkken gelmişse, nöbetin başlamasından biraz önce, içini kaplayan sıkıntının, tedirginliğin, bunaltının arasında zihni bir anlık silkinmelerle canlanır, içinde büyük bir yaşama isteği belirirdi. Bir şimşek gibi parlayıp sönen bu kısacık sürede yaşadığını hissetmesi var olduğunun bilincine ermesi on kat artardı. Bütün benliği pırıl pırıl aydınlanırken heyecanı, kuşkuları, tedirginliği yatışır; içini sevinç dolu bir huzur kaplardı. O anda umutlarla dolup taşar, içinde her şeyin en doğrusunu yapmış olmanın dinginliği yer alırdı. Fakat bu anlar, bu coşkunluk, sara nöbetinden önceki son saniyenin (hiç bir zaman bir saniyeden fazla sürmezdi), sadece bir önsezisi gibiydi. Ama dayanılmaz bir saniyeydi bu.

Sonra kendine gelip de bu saniyeyi düşündüğü zaman şöyle söylerdi: ‘Çevremdekilerin ve kendimin bilincine varmadaki bu netlik, aydınlık, yani ‘başımın göklerde oluşu’ bir hastalıktan, normalin çarpıtılmasından başka bir şey olamaz. Öyleyse bu durum yaşamın doruğu değil, belki de uçurumun dibi sayılmalı.’ Böyle düşünmekle birlikte sonunda şu çelişik sonuca varırdı: ‘Kendime geldikten sonra anımsayıp gözümün önüne getirebildiğim o bunalım öncesi an madem bu kadar tatlı, hoş; madem bu an bana daha önceden tatmadığım, hatta aklıma getirmediğim doygunluk, çevreyle uyumluluk, huzur duygusu veriyor; içimi derin bir yaşama umuduyla birlikte ibadet coşkunluğuyla dolduruyor; öyleyse bunun bir hastalık, anormal bir gerginlik olmasının ne önemi var."

Aslında bu kadar net ifade edebildiği, benliğinin doruklarına vardığı; sara nöbetinden önceki saniye için şuurlu bir biçimde: “Bu an için bütün yaşamımı verebilirim!” dediğine göre, bu anın gerçek müptelasıydı. Belki bu durumu bu kadar açık seçik yaşamasından, kumara olan tutkusuna da pay çıkarılabilir. Bakara Suresi’nin 219. ayetinde şarap ve kumara ithafen: "Bu ikisinde büyük bir günah, bir de insanlar için bazı menfaatler vardır. Fakat günahları, menfaatlerinden daha büyüktür.” buyurulmaktadır. Yani ikisinde de zihni bir müddet kapama ve bu oluş içerisinde alınan haz olarak anlaşılabilir. Ancak Dostoyevski’nin bahsettiği coşkunluk, insanın zihnini karartan, ruhunu bayağılaştıran uyuşturucuların yarattığı etki değildir. Çünkü hastalığı geçtikten sonra her şeyi tüm berraklığıyla anımsamaktadır.

Kitabın başkahramanı salt iyiliği temsil eder, bu yüzden de hor görülür. Çünkü toplumun bilincinde böyle bir saflığa yer yoktur. Dostoyevski toplumun bu kanısına karşı eleştirilerini dile getirir. Milli bir bilince sahip olmayan Rusların, her şeye sonuna kadar inanabildiğini savunur ve bu da Rusların inançsızlığa dahi sonuna kadar inanabilecek insanlar olduğunu ifade eder. Halbuki Prense göre insanlığın kurtuluşu, Bergman’ın dediği gibi utançla mümkündür. “Ruhun temizlenmesi için en iyi yol, insanın geçmişini pişmanlıkla hatırlamasıdır."

Rus toplumunda görülen hiyerarşik düzeni de kitabında işleyen Dostoyevski’ye göre toplum üçe ayrılmıştır: birincisi burjuva sınıfı, ikincisi bu tabakadan pek çok tanıdığı ve ve buraya yükselmeye çalışan orta sınıf ve bu iki sınıfın da hor görüp burun kıvırdığı en alt sınıf. Lebedev ve Hippolit gibiler bu sınıfı temsilen romanda yer almaktadır.

Dostoyevski kitapta aslında büyük bir aşkı işlemiştir; bu aşkın en büyük kahramanı ise Nastasya Filippovna’dır. Ancak olay örgüsü ve psikolojik tahliller sebebiyle aşk arka planda yer almaktadır. Filippovna güzelliğiyle romandaki tüm erkek karakterlerin başını döndürmüş, olgunluğuyla herkesi mest etmiştir ancak kendini mutluluğa layık görmemektedir. Bu karakterinin farkında olan Filippovna zaman zaman hırçınlıkla kendini dışa vuran bir utancı taşıyan karakter olarak kitapta yer alır. Aglaya İvanovna ise, yaptığı ani hesaplarla olayların seyrini değiştirerek zeki ve şımarık bir karakter olarak karşımıza çıkar. Burada, yazarın bir önceki kitabının kadın kahramanı Sonya ile kıyaslandığında kadın karakterler daha soylu ve güçlü olarak karşımıza çıkar. Prensin usturuplu fikirlerine en yakın karakter ise generalin karısı Lizaveta Prokofyevna’dır.

Kitabın sonunda ise kötü bir son beklemektedir okuyucuyu. Öyle ki, hem iyi ki okudum hem de keşke okumasaydım yargılarının arasında çıkmaza düşer. Kendini sorgulama ihtiyacı hisseder. Acaba Prens kadar saf mıyım, yoksa toplum beni de mi esir almıştır? Ben Prens Mışkin’i tanımadan önce Dostoyevski’nin üç kitabını okumuştum, üç kitabında da Haneke'nin Beyaz Bant'ındakine benzer biçimde türlü felaketlerle iç içe kaldım. Suç ve Ceza'yı okurken, kendisi çok nüfuslu bir kişi olan komşumuz vefat etti ve ardında 10 trilyon borç bıraktı. Ailesinin feryatları kulaklarımda, perişan oluşu gözümün önünde cereyan ederken kitapla muhatap olmuştum. Yeraltından Notları okumadan evvelse kız arkadaşım terk etti. Ne dertten anlayan insan vardı, ne de söz dinleyen. Kimsesizliğin koyusunu, yalnızlığın gayyasını boylamıştım. Karamazov'ları okurken ise 23 yıllık evimizden yeni taşınmıştık ve koparılamayan gönül bağlarından ötürü annemin travmalarını avutmak zorunda kaldık. Yani romanları okurken Raskolnikov'u karşımda, yeraltı adamını içimde, Alyoşa'yı ise dibimde bulmuştum. Kaderimi kalemiyle doğrultan Allah, bakalım Budala'dan benim payıma neler yazmış. Bismillah. "Niyet ettim Allah rızası için Dostoyevski okumaya!" diyerek okumaya başladım. Çok şükür, Prens Mışkin’i de yanımda buldum, ben de onun gibi topluma içten içe meydan okuyorum. Kendimi kaptırmadığım çağa sırtımı dönüyor, Şule Gürbüz’ün Öyle miymiş'inden şu satırlar aklıma geldiği için kendimi nasiplenmiş addediyorum:

"Şimdi bir peygamber gelse de bir ayet okusa bin tane de dinlemek, bir doğruyu söylese "Öyle değil aslı budur," diyenleri işitmek, bir şifalı içecek sunsa birden içine birisinin zencefil de ilave edip "Böylesi daha faydalı," dediğini dünya gözüyle görmek, duymak zorunda. Peygamberliğin bittiği yerde ne başlar? Hiçbir şeyin yetmediği insana kitap yeter mi? Şimdi gelse bir peygamber, o daha ağzını açarken birisi tükürük elde etek belde devrin en hikmetli ve güven dolu sözünü söyleyiverir, bu günün soru soran insanın sorusunu, şu hikmetli soruyu sorar: "Ne diyorsun sen, kime göre, neye göre?" Ya peygamberliğin de zamanı var, öyle firavunun yılana çevirdiği âsa ile cebelleşirsin de bütün bir geçmişin ve kâinatın, Harun'un diline, Davud'un sesine, Eyüp'ün kabuklarına, Yakup'un gözyaşlarının içine bak baka "Kime göre?" diyen devir canlısına ne diyebilirsin? Buna dünya artık taş kesilir, torunundan azar işiten dede gibi bir âsana, bir yere, bir göğe bakar da bakar, âmâların neşesini anlar, delinin kahkahasını, ölünün tebessümünü, ölüsünü gömenin hafifliğini anlar, bir ağırlık ve bir fazlalık kendini duyarsın. Zaten odur ve o kadardır. Sen de gider ve vazgeçersen bir ağırlık daha kalkar ve dünya daha kolay döner, daha kolay."

Hepimizin yaşamak zorunda olduğu bir Allah ağrısı var.

Beytullah Kurnalı
twitter.com/haneihuda