15 Eylül 2017 Cuma

İnsanla şeytanı karşı karşıya getiren roman

İyi okurlar bazı kitapları kıskanır, onları hiç değilse bir süreliğine kimseye tavsiye etmezler. Rus yazar Bulgakov’un “Üstat ve Margarita”sı da bu kıskançlıktan nasiplenmiş bir kitaptır. Bir başyapıt olan “Üstat ve Margarita”nın yazılışının üzerinden 75, yayınlanışının üzerinden ise 50 yıl geçti. Yazılışıyla yayınlanmasının arasındaki çeyrek yüzyıllık zaman aralığının sebebi, kitabın Stalin Rusya’sında sansüre uğramasıydı. Kitap ancak 1966 senesinde, ilkin tefrika olarak okuruyla buluşabildi. Bu ilk yayınlanışında da sansürden nasibini almış, pek çok cümle çıkarılarak metin “güvenli” hale getirilmişti. Ancak yazar, bu haliyle bile kitabının yayınlandığını göremeyecekti. Çünkü Bulgakov, “Üstat ve Margarita”yı bitirdikten bir süre sonra ölmüş, yazdıkları Rusya tarihinin ve Rus siyasetinin iyi bir gününe denk gelmesi umulan bir “şans eser” olarak dosyasında uykuya çekilmişti. Roman, dosyasından çıkarılıp okurla buluşunca sadece yazıldığı ülkede değil, bütün dünyada edebiyat beğenisi olan okurlar tarafından başucu kitaplardan biri haline geldi. Sadece siyasal bir yergiden ötürü mü? Hayır. “Üstat ve Margarita” kurgusu, ironisi ve aşk duygusunu yansıtmaktaki başarısıyla da iyi bir kitaptır.

Kitabı anlatabilmek için biraz Stalin dönemi Moskova’sından bahsetmek gerekir. Her devrim gibi “Ekim Devrimi” de kendi düzenini inşa etmiştir. Kendi yazar örgütlerini, kendi tiyatrosunu, yazarlarını, şairlerini ve her türden seçkinlerini. Bütün bu örgütler ve kişiler, yeteneklerinden ötürü değil, propaganda aygıtına malzeme üretmelerinden ötürü kendilerine statü kazandırılmış kişilerdir. Görevlerinin ne olduğunu gayet iyi bilirler. Görevlerini yerine getirdikleri sürece de, sıradan bir işçinin asla oturamayacağı bir sofrada ağırlanırlar. Elbette birer sanatçıdırlar; oyunlar sahnelemekte, şiirler yazmakta, kitaplar çıkarmaktadırlar. Ama bütün bu üretim, bir cilalama faaliyetidir. Onların kalemlerinden ve sahnelerinden Moskova’ya bakan biri, emeğin adaletle dağıtıldığı, sınıfların ortadan kalktığı, yoldaşlığın erdemlerinden geçilmeyen bir halkla karşılaşır. Rüşvetin adı bile geçmez. Devrimin kusurlarından bahsedecek bir aklı evvel ya da hayatından şikâyet eden bir emekçi çıkacak olsa, bütün bu onurlandırılmış sanatçı topluluğu şu devrim düşmanına haddini bildirmek için harekete geçerler. Onlar Moskova’nın onaylanmış dilidir; devrimin kusurlarını örtmek için sanatın bütün imkânlarını kullanır, karşılığını da fazlasıyla alırlar. Devrime gerçekten inanıp inanmadıklarını hiç bilemeyiz; kendilerini siyasetin imkânlarıyla öylesine bağlamışlardır ki devrime gerçekten inanıp inanmadıklarını kendileri de bilmezler.

İşte tam da böyle bir zamanda “Şeytan”, biri kedi olmak üzere, hizmetindeki birkaç adamla birlikte Moskova’ya geliverir. Şöyle de söyleyebiliriz: 1930’ların Moskova’sında yaşayan Bulgakov, şeytanı bir roman kahramanı olarak şehre dâhil eder. Şehirde, eserinin yayınlanmasından hiç umudu olmayan Üstat diye bir yazar vardır. Umutsuzdur, çünkü dinin ve metafiziğin insanı baştan çıkaran karanlık kurmacalar olarak görüldüğü bir zamanda, Hz. İsa’nın yargılandığı ve çarmıha gerildiği günleri anlatan bir roman yazmaktadır. Sevgilisi Margarita dışında yazdığı kitabı bilen ve değer veren kimse de yoktur. Bulgakov’un şeytanı, Üstat’a ve sevgilisine yardım etmek için Moskova’ya gelmiştir. Bir yanda yoldaş yazarlar, yoldaş yazar dernekleri ve yoldaş tiyatro oyuncularının sofraları vardır, öbür yanda umutsuz bir romancı ve onun en az kitabı kadar bahtsız sevgilisi. Şeytan hemen işe koyulur. Elbette en önemli silahı paradır. Çantasındaki deste deste ruble sayesinde, çaldığı bütün kapıları kolaylıkla açar, baştan çıkarmak istediği bütün sanatçıları hiç zorlanmadan baştan çıkarır. Bütün yoldaşlar tel tel dökülmektedirler. Devrim makinesinin “ahlaklı” görevlileri, çantadaki rubleleri görünce önce kuşkuyla çevrelerine bakar, alışverişin güven içinde gerçekleştiğini hissettiklerinde ise ellerini şeytanın adamlarına uzatırlar. “Üstat ve Margarita”da, Moskova entelektüellerinin haysiyeti birkaç yüz rubleliktir…

Üstat ve Margarita”, okuyuculara Goethe’nin Faust’unu da çağrıştırır. Yazarlarının ölmeden biraz önce son noktayı koydukları bu iki kitapta da insan ve şeytan karşı karşıya getirilmiştir. Faust’un şeytanının karşısında, onunla mücadele etme azmi gösteren hür iradeli bir adam vardır. Sonunda bu kavganın galibi de o olur. Bulgakov’un şeytanının karşısına dikilenler ideolojik aygıtın sözcülüğünü yapmakla görevli, değişik biçimlerde ödüllendirilen, çoğu yeteneksiz ve tamamı bir iradeden yoksun insanlardır. Düşünceleri gereği şeytana inanmadıkları için, yazar da şeytanı onların karşısına insan kılığında çıkarır. Ve sonunda, daha iyi bir ücretle ödüllendirildiklerinde, perde arkasında her türden ilişkiye müsait kişiler olduklarını anlarız. “Üstat ve Margarita”da anlatılan sanatçı çevresinin tek kusuru ahlaktan yoksun olmaları değildir. Ondan daha büyük bir kusurları daha vardır: Gerçek acılarla akrabalık kuramayacak bir hale de gelmişlerdir.

Ali Ayçil
twitter.com/AycilAli

Peyami Safa aileyi savunamamıştır

Fatih-Harbiye romanının gelenek-modernleşme gerilimiyle izahını doğru bulmuyorum. “Şark'ın temsilcisiFaiz Bey, gelenekten uzak bir tiplemedir. Fatih semtinin insanı değildir. Fatih semtine zenginliğini kaybetmek nedeniyle ‘sığınmış' yenileşmeci kadro içinde görülmelidir:

Yedi sene evvel, Faiz Bey karısı öldükten sonra, Kuruçeşme'deki yalıda oturmak istemedi. Maarif evrak müdürlüğünden tekaüt edilmişti. Üsküdar'daki büyük evi de yanınca, azalan varidatına göre daha sade bir yaşayış temini düşündü, Gülter'i muhafaza ederek öteki hizmetçilerin kimini savdı, kimini evlendirdi. Fatih'teki bu eve taşındılar. O vakit Neriman on beş yaşında idi ve Süleymaniye'deki kız lisesine girdi. Orada Şinasi'nin kız kardeşi Nezahet'le tanıştı. Faiz Bey biraz ney çalardı. Nezahet'in kardeşinin kemençe çaldığını öğrenince onunla tanışmak istedi. O tarihten sonra Şinasi, Nerimanlara sık sık gelip gidiyordu ve o gün bugün ailenin bir ferdi gibidir.

Peyami Safa bu romanda Türk muhafazakârlığını ve hatta aileyi savunamamıştır. Romanda ‘aile' bulunmamaktadır. Kitabın en büyük zaafı budur. Baba-kız-hizmetçi teslisi, geleneksel Türk ailesi değildir:

1) Ailesizlik: Yaşlı bir baba ve ev işlerini bile yapmaktan aciz entelektüel bir genç kız ile hizmetçiden oluşan bu üçlünün "Türk ailesi" olduğunu iddia ederek bu aile modeliyle modernleşmeye itiraz edilemez.

2) Geleneğin alaturka müzikle sembolize edilmesi: ‘Geleneksel-modern' çatışması ‘alaturka müzik-alafranga müzik' ikileştirilmesiyle verilmektedir. Başka bir gelenek belirtisi yoktur. Neriman Dârü'l Elhân'ın alaturka bölümünde ut (ud) eğitimi almaktadır. Dârü'l Elhân aslında Türk müziğinde gelenekten kopmayı temsil etmektedir. Eserler bu kurumun çalışmalarıyla notalandırılmıştır. Oysa Türk müziğinde hadis isnadında görülen rivayet zincirine benzeyen bir silsile bulunmaktadır. Hoca (bestekâr, muallim) eserini, kendi talebesi yoluyla yaşatacak, geleneği sürdürecek bir taliple (talebe) meşk etmekteyken bu gelenek Dârü'l Elhân ile yıkılmıştır. Neriman karakteri gelenekte talebe kabul edilemeyecek derecede alaturka müzikten nefret etmektedir: “Şu alaturka musikiyi kaldıracaklar mı ne yapacaklar? Babam şark terbiyesi almış (…) Fakat artık sinirime dokunuyor. Dârü'l Elhân'dan da çıkacağım yahut alafranga kısmına gireceğim.

3) Faiz Bey'in Neriman ile Şinasi arasındaki ilişkiye müsamahası da geleneğe aykırıdır: “Faiz Bey bunun için Şinasi ile Neriman arasındaki münasebetin ilerlemesine mani olmadı (…) Azami derecede müsamahakâr davranmıştı. Şinasi ile Neriman, adeta gece gündüz beraber yaşadılar. Bunların içinde uzun ve tatlı kış geceleri vardı. Neriman da ut öğreniyor ve beraber saz yapıyorlardı. Birçok geceler Faiz Bey ve Gülter yatıyor, onları baş başa bırakıyorlardı. Neriman, bu meşru dekor içerisinde Şinasi'ye her manasıyla bağlandı ve ona her şeyini verdi (…) En mutaassıplar bile, onların bu sevişmelerini biraz tabii ve ahenktar buluyorlardı, bu nikâhın gecikmesine rağmen bile hiç kimse aleyhlerinde bir dedikodu yapmadı.

Neriman, Şinasi'yi tanıdığının ikinci senesi, ilk defa bu sokakta, şahnişin altında gözlerini kapayarak ve kızararak dudaklarını ona uzatmıştı.

Müteveffa Büyük Valide'nin kültürü: Romanda Gülter'in dilinden Büyük Hanım da anlatılır: “Meziyetlerini anlatamam ki. Öyle temiz, öyle tertipli, öyle ince bir kadındı ki. Ev temizlenirken, tertip edilirken hizmetçilerin başında durur, en kabasından en incesine kadar bütün ev hizmetlerini bilirdi. Halayıklara, hizmetçilere bir örnek yazmalar verilir, temiz önlükler giydirilirdi (…) Her tarafta kar gibi beyaz örtüler, perdeler, tenteler. İnsanın öpeceği, koklayacağı gelir (…) Sade ev kadını mı? Büyük validenizin elinden kitap düşmezdi (…) Hani meşhur bir tarih vardır (…) Naima Tarihi! Daha böyle neler okurdu. Arapça da bilirdi, Farisice de. Bize okur okurdu da anlatırdı. Adeta bir mektepti o konak.

Romanda halayıklar-hizmetçiler idare eden Büyük Valide'den ve Neriman-Şinasi'nin ilişkilerinden hareketle Osmanlı yenileşme siyasetine bağlı ‘konak hayatı'nın çökmüşlüğünün tasvir edildiği kanaatindeyim. Peyami Safa, ‘Cumhuriyet modernleşmesi'yle ‘Osmanlı yenileşmesi'ni ‘mazi-modern' ikileşmesine uğratarak bizi yanlış bir algıya sürmektedir. Neriman'ın ‘yenileşmenin sürekliliği' peşine düştüğü, Faiz Bey'in ise hayatının son deminde ‘huzur' kaygısı taşıdığını düşünebiliriz. Neriman'ın Şinasi ile evliliği Faiz Bey-Gülter'e evde yer açacaktır. Şinasi de aslında muhafazakâr değerleri temsil etmez. O sınıf değiştirmenin (Fatih'teki evde kira vermeden oturacak, ‘konak kızı' almanın) peşindedir.

Şinasi Neriman'ın gözünde, aileyi, mahalleyi, eskiyi, şarklıyı temsil ediyordu; Macit yeninin, garbın ve bunlarla beraber meçhul ve cazip sergüzeştlerin mümessili ve namzediydi.” (Safa, 1995: 60); “Niçin mi? Çünkü artık ben bir Fatih kızı olmak istemiyorum, anlıyor musun? Böyle yaşamaktan nefret ediyorum, eskilikten nefret ediyorum, yeniyi ve güzeli istiyorum (…) Eski ve yırtık ve pis iğrenç bir elbiseyi üstümden atar gibi bu hayattan ayrılmak, çıkmak istiyorum.

Fakat Neriman'a bu yeni hevesler nereden geliyor? Nereden olacak? Memleketten. Küçük hanım asrileşmeye karar verdi. Açıkça söylüyor: ‘Ben medeni bir kız olmak istiyorum!' diyor (…) Bu hayattan hoşlanmıyormuş. Galiba Fatih'te, Fatih'teki evde oturmak istemiyor (…) Bu kadarla kalsa iyi (…) lüks yaşamak istiyor.

Tir tir titreyerek bağırdı: Siz bir alçaksınız: Sen ve babam ve sizin gibi düşünenlerin hepsi (…) Ve gidiyorum, şimdi gidiyorum, anladınız mı? Şimdi, hemen, karşıya, Beyoğlu'na. Anladınız mı? Ben züppeyim, sahteyim, cahilim, ben sükût etmişim, anlıyorsunuz değil mi?

Peyami Safa, Neriman'ı Şark'a dönmesi konusunda ikna edemez. Bir sentezci olduğundan tezini Şark'ı güçlendirme peşinde değildir. Neriman, Macit'in modernliğin temsilcisi sayılamayacağını fark ederek aşkı uğruna bedbaht olan ‘Rus kızı' hikâyesine inanmış görünür, eve döner. Bekleyecektir: Fatih'in ahşap evleri de yıkılacak Harbiye gibi taş yapılarla inşa edilecektir. Garblılaşma mukadderdir.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

Bahçe kültürünün gelenekle olan bağı

Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden boylardan en büyükleri ve tarih sahnesinde en çok görünenler Selçuklular ve Osmanlılardır. 1071’den 13. yy sonuna kadar süren bir dönem olarak anılan Selçuklular, 19. yy’a kadar süren dönemde de Osmanlılar, Anadolu’ya beraberlerinde kendi doğu kültürlerini de taşımışlardır. Üslup olarak öne çıkan özellikler, klasik bir beğeni ve estetik değerlerin oluşmasına zemin hazırlayarak sokak ve mahallelerden ticarethanelere, bedestenlerden hamamlara, kervansaraylardan camilere pek çok alanda erken dönemin mimarlık ürünlerini vermeye başlamışlardır. Bu mimarlık ürünlerinin başında da ‘Bahçe Kültürü’ gelmektedir.

‘Bahçe Kültürü’, erken dönemden itibaren su ve suyun sağladığı uygarlıkla gündeme gelerek hem Selçuklu ‘da hem Osmanlı kültüründe vücut bulmuş, kent dokusunda özellikle yerini almış, Bursa gibi medeniyet şehirleri inşa edilmesinde önemli öğelerin başında yer almıştır. Hamamlar, çeşmeler, köprüler, konut mimarisi içinde yer alan özel ebeveyn banyoları ve su ögeleri ile su yolları, “bahçeli evler”le beraber anılmıştır. Özellikle İslam kültüründe Osmanlılar döneminde, önceden belirlenmiş katı kurallara uygun bahçeler yaratmak yerine, arazinin koşullarına uygun bahçeler oluşturmak yolunu seçmişler; su kanalları açmak yerine, bahçelerini akarsuların bulunduğu yerlere yapmışlardır. Dolayısıyla İslam geleneğinde bahçe, en başından itibaren coğrafya ve iklimin elverişliliğiyle ilgilidir ve elverişli olduğu kadar da süregelen hayatta yer almıştır. Selçuklularda da bahçe oluşturulmak için çiçekler ve ağaçlar katı bir düzen içine sokulmamış, çeşitli ekler ve müdahaleler yaparak, bahçeye kendiliğinden gelişmiş görüntüsü kazandırmayı tercih etmişlerdir. Örneğin Kâtip Çelebi’ye göre, Selçuklu Sultanı Alaeddin, Konya’da tepelerden inip sulanan bahçelerden geçerek kente doğru akan suyu, kentin kenarında bir su deposuna yönlendirmiş, kentin çevresinde yer alan yemişliklerin (meyve bahçeleri) ve bahçelerin oluşmasını sağlamıştır. Bahçelerin bu kadar gündemde oluşu, bir şehrin ne kadar ilerlediğinin de göstergesi sayılmış, önemli bir imar sistemi olarak o dönem birçok Selçuklu şehri bu bahçelerle imar edilmiştir.

Turgut Cansever’e göre İslam geleneğinde bahçeler, ayetlerde geçen “altından ırmaklar akan bahçeler” niteliğindedir ve evle, kâinatla muhteşem bir uyum içerisindedir. İslamî cennet tasavvurunun unsurları olarak çeşit çeşit meyvelerin ve gölgeli ağaçların bulunduğu, renk renk çiçeklerle şırıldayan suların aktığı bahçeler, hayatın aslî bir unsuru olarak değerlendirilmişlerdir. Nitekim Lale Devri gibi dönemin adının laleden gelişi, güllerle çevrili Güllük (buralarda içilen tütünle zamanla bu ad, küllük adına dönüşmüştür) bahçe yapımının cami avlularında sürekli yapılır hale gelişi bahçelerin hayatın içinde yaşanabilirliğini göstermektedir. 15. asırda İstanbul’da Okmeydanı çayırları başta olmak üzere birçok mesire yerlerinde tırnaklı hayvanların alınmaması gibi dönem dönem konulan kurallar da bahçeye ve bahçe kültürüne verilen önemi göstermektedir. 15. yüzyılda İstanbul’u Osmanlı yapan genç padişah Fatih Sultan Mehmet’in elinde karanfil koklarken resmedildiği yağlıboya tablosu, aslında Osmanlı yönetiminde, Selçuklu yönetimi gibi bahçeye ve çevreye gösterdiği hassasiyeti ve önemi betimler.

Koç Üniversitesi Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alan “İslami Bahçeler ve Peyzajlar” adlı kitap, İslam dünyasının bahçelerini incelerken; bu bahçeler etrafında aristokratik zevkin, emperyal ihtişamın ve çok katmanlı bir sembolizmin taşıyıcıları haline gelen bahçelerin varlığını araştırıyor. En başta çevreyi ihtiyaçlara göre düzenleme, doğayı ehlileştirme, toprağın bereketini artırma ve kaynakların dağıtılması için okunaklı bir harita oluşturma gibi daha pratik ve “faydacı” amaçları olan İslami bahçeler, hangi süreçlerden geçerek aristokratik zevkin, emperyal ihtişamın ve çok katmanlı bir sembolizmin taşıyıcıları haline geldiler?

Topkapı sarayından, Dolmabahçe sarayına geçiş, bahçede de doğu kültüründen kopup, batı kültürüne yönelişin bir göstergesi olarak Osmanlı’da tartışılmıştı. Elhamra Sarayı ve Taç Mahal örneklerinde de olduğu üzere İslami bahçeler, dönüştükleri bu evrim karşısında bizlere neler söylemektedir? University of Illinois at Urbana-Champaign’de Peyzaj Tarihi profesörü olan D. Fairchild Ruggles’ın kaleme aldığı kitap, Kurtuba’dan Marakeş’e, Kahire’den İstanbul’a, Tebriz’den Delhi’ye kadar İslam coğrafyasının dört bir tarafından İslam kültüründeki bahçelerin örneklerin yola çıkarak çehar bağ denen dört parçalı plan üzerine yükseldiğini belirtiyor. Özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemini işleyen kitap, bahçelerin ne amaçla kullanıldığını ve dönem dönem bu amaçların nasıl değiştiğini göstermesi açısından kıymetli bir çalışma. Ruggles, ister şehirdeki mütevazı bir eve ait olsun, ister duvarlarla çevrili ihtişamlı bir saraya, bütün İslami bahçelerin temel ortak noktasının tasarım imkânlarını kısıtlayarak bahçelerin hamilerini ve mimarlarını yaratıcılığa sevk ettiğini ifade ediyor. Konu hakkındaki hacimli literatürün yanı sıra şiirlerden, seyahatnamelerden, tarım kılavuzlarından ve minyatürlerdeki bahçe tasvirlerinden de faydalanan İslami Bahçeler ve Peyzajlar, kapsamıyla etkileyici, öğrettikleriyle aynı zamanda şaşırtıcı. Örneğin Safevi ve Babürlü hanedanları döneminde çokça kullanılmış basamaklı taraça içeren bahçeler, çevresindeki tepelerle ve göller arasında bağ kurulmuş halde her seviye değişiminde farklı su yollarıyla birbirlerinden ayrılmıştı. Ruggles’ın bahsettiğine göre Şalemar Bağı gibi, Nişat bahçelerinden söz eden bahçeler de tamamıyla peyzaj hakkında olup, baş döndürücü zirveleri karla kaplı Himalaylar’dan aşağıdaki gümüşi göle kadar uzanan taraçalarla meydana gelmişti. Dağlar, fıskiyeleri, çadarları, geniş havuzları ve şelaleleri içeren kapsamlı bir hidrolik şemayı andırıyordu. Hidrolik şemaları içeren bu bahçeleri bütünsel bir gözle incelediğimizde, ortaya harikulade manzaralar ve bu manzaraları ayrıcalıklı açılardan seyretme imkânları veren yerler ortaya çıkıyor. Ruggles, 7. yy’dan 20. yy’a değin tarihçilerin İslami diye etiketlediği bahçelerin anlamını, mekaniğini ve verimliliğini tek başına ne dinin ne de kültürün açıklayamayacağı fikrinden hareket ederek bahçenin İslam kültüründeki yerini tespit ediyor.

Ruggles, kitap boyunca Güney Asya ve Müslüman İspanya üzerine daha çok yoğunlaşarak, teorik çerçeve kadar pratik olanın esnekliği arasında özgürce dolaşıyor. Kitapta, İslam dininin özellikle suyla kurduğu teknik ilişki, kadim ve günceli birleştirme kapasitesi eşliğinde gelişen ekonomi politiğin bir imgesi olarak bahçeye de yansıması irdeleniyor ve böylece bahçe kültürünün gelenekle olan bağı ortaya çıkarılıyor. Ruggles’ın yaptığı en önemli işlerden biri, bahçenin imgesel olarak sürekliliği ile gerçek olarak yaşanıp görülebilirliğini paralel okuması elbette…

Yunus Emre Tozal
twitter.com/yunusemretozal

12 Eylül 2017 Salı

Susarak anlaşmanın imkânı üzerine

"Mutsuzluk güldürülebilir, mutluluk ağlatılabilir ama çaresizlik çaresizliktir. Hiçbir şeye dönüşemez."
- Ezgi Polat, Martini Etkisi

2017 yılının ilk yarısı gerek kıymetli öykü kitapları gerekse yazarların ilk kitaplarının heyecanıyla geçti, geçiyor. Yeni kitapların hızına yetişmek mümkün olmasa da ben özel olarak “ilk kitap”ları önemsiyorum ve takip ediyorum. Ezgi Polat’ın Temmuz 2017’de Can Yayınları etiketiyle yayımlanan ilk öykü kitabı Susulacak Ne Çok Şey Var Aramızda, bu süreçte karşılaştığım ve okuru olduğum ilk kitaplar arasında.

Ezgi Polat, edebiyat dergilerini takip eden okurların aşina olduğu bir isim. 1987 doğumlu olan genç yazar, Notos, Öykülem, Kitap-lık, Karahindiba, Çevrimdışı İstanbul gibi Türkçe edebiyata önemli katkılar sunan dergilerde öyküleriyle yer aldı, bu süreçte kendi dilini, öykülerine seçeceği konuları ve üslubunu inşa etti. Aynı zamanda Notos Atölye’ye katılarak okurluk ve yazarlık algısına yeni kapılar açar: “…cesaretimi toplayıp Notos Atölye’ye gitmeye karar verdim. Bilinçli bir gelişimin miladı oldu bu karar benim için. Sabretmeyi, metnin üzerinde defalarca kez çalışmayı, onu ince ince işlemeyi, laf kalabalıklarından ve dil yanlışlarından kurtulmayı, anlatıcı sorunlarına daha derinlikli bakmayı öğrendim. Atölyede öğrendiklerimin yazmak, okumak, bir metni çözümlemek, dolayısıyla kendine daha eleştirel bakabilmek adına bana çok katkısı olduğunu düşünüyorum.

Susulacak Ne çok Şey Var Aramızda’da yer alan öyküler, gündelik hayattan kopuk değil, aksine tam da her an karşılaştığımız ve hayatla temasımızı kaybetmemize neden olan şeylerden bahsediyor. Bu anlatım sırasında süslü cümlelere yer yok. Polat’ın dili, doğallığını ve yalınlığını kaybetmeden de okuru rahatsız hissettirmeyi ve satır aralarını doldurmayı başarıyor. Bilindik, uzağımıza düşmeyen meseleleri anlatmasına ve gündelik dilden uzaklaşmamasına rağmen bu öyküler bizi nasıl böylesi sarsıyor? Sorusunun cevabını yazarın kendisinden aktarmak yerinde olacak: “Dili olabildiğince ekonomik kullanmaya, süslememeye, parlatmamaya çalışıyorum. Bana göre afili sözler etmek, metni betimlemelerle donatmak, kelimeleri savruk ve özensiz kullanmak, duyguları dil vasıtasıyla gereksizce yüceltmek ve böylelikle iyi bir şey yaptığını sanmak düşülecek en kötü tuzak. Bunlar metni bulandıran, değerini düşüren, bu niteliksizliğin de üstünü örtmek için yazara sahte bir kapı açan, acilen vazgeçilmesi gereken hatalar. Ve bana göre esas risk ve zorluk daha basit anlatabilmekte.

Kitabı okurken, Ezgi Polat’ın dille ilgili düşüncelerinde hiçbir çelişkiye düşmediğini fark edebilirsiniz: anlaşılan o ki Susulacak Ne Çok Şey Var Aramızda, incelikle planlanmış bir öykü kitabı. Polat’ın öyküleri, edebiyat dergilerinin yazara neler kazandırabileceğinin bir örneğini de oluşturuyor fakat öykülerin, dilin, anlatımın planlanmış olması kimi öykülerde kendini fazla hissettiriyor; yazım tekniği çalışmalarının gölgesi öykülerin üzerine düşse de metnin lezzeti sürüyor.

Kitapta yer alan her öykünün kendine has bir tekinsizliği olsa da “Sıkıntı” isimli öykünün kasveti, diğer öyküler arasından sıyrılıyor. Öykü seçmek ya da parlatmak adetim olmasa da bana kalırsa kitabın en “can sıkıcı” öyküsü bu; bir anne-kızın kısa diyaloglarının arkasına saklanan ve susulmuş onlarca hikâyeyi içinde taşıyan kısa bir öykü. Okuduktan sonra soluklanma ihtiyacı hissedebilir, yaşanan ve yaşanacak tüm anne-kız diyaloglarına başka bir gözle yaklaşabilirsiniz.

Susulacak Ne Çok Şey Var Aramızda, genel olarak öykülerdeki temalarıyla dikkat çekmiş olsa da bence asıl önemli olan Ezgi Polat’ın dille kurduğu yalın ilişki. Okuyanı ve yeni öykülerini bekleyeni çok olsun!

Özge Uysal
twitter.com/ozgelerinuysal

6 Eylül 2017 Çarşamba

Mutluluk gelir ve gider, sanat daima kalır

"Asıl kâbus,
ardı arkası kesilmeyen güneşli günlerdir.

- Goethe

Yaşamak üzerine konuşmaya başladığımızda bu çağın bir gereksinimi olarak en önce mutluluk kavramını ele alıyoruz. Mutluluğu bir kavram olarak değil, bir arayış, varılmak istenen nihai bir sonuç gibi düşünüyoruz. Oysa yaşam yolunda nice mutlu anları yaşıyoruz, elbette mutsuzluk anları da. Bu durum mutluluğun aranan bir şey değil, zaman zaman yaşanan bir şey olduğunu apaçık ortaya koyuyor aslında. Bu anlarda neler var? İstediğimiz bir şeye ulaşmak, sevdiğimiz bir kimseyi görmek, hayalini kurduğumuz bir işi gerçekleştirmek. Fakat topyekun manada düşünüldüğünde, 'mutlu bir ömür sürmüş olmak' ya da 'mutlu mutlu yaşamak' birer ütopyadan farksız.

Aralık 2016'da Al Jazeera Turk'ün youtube kanalında bir video yayınlanmıştı. Zygmunt Bauman'dan, mutluluk üzerine. Sadece üç dakikalık bu videoda Goethe'nin mutluluk yorumları üzerinden bir yoruma varıyordu Bauman. "Mutluluk; üzüntülerin, sorunların üstesinden gelmektir" dedikten sonra bu yazıya epigraf olan Goethe dizesini söylüyor. Heyecandan yoksun, peşinden gidebileceğin ve uğruna kavga edebileceğin bir amaçtan yoksun olmanın mutsuzluğun tam da ortası olduğunu vurguladıktan sonra, Goethe'nin bu mutluluk-mutsuzluk tanımlamasının bilhassa gençler için oldukça önemli olduğunu söylüyor. Nihai önerisi şöyle: "Hayatınızı sınırsız haz veren maddelerle dolu bir kaptan seçilen hediyeler yığını olarak düşünmeyin. Hayatınızı uzun, uzun bir mücadele olarak düşünün. Bu mücadelede bir problemi çözersiniz, bir diğeriyle karşılaşırsınız. Ve yan etkiler çoğu zaman can sıkıcıdır. Ve evet, beni kısa dönemde karamsar uzun dönemde iyimser yapan işte budur."

Yaşadığımız çağın en önemli düşünürlerinden biri olan Bauman'ın kitaplarının ve metinlerinin Türkçeye hızla kazandırılması sevindirici. Ayrıntı Yayınları bu konuda titizce davranıyor ve tebriği hak ediyor. 176 sayfalık Yaşam Sanatı Temmuz 2017'de okuyucuyla buluşmuştu. Okunması kolay, bol not aldıran ve bölüm sayısı itibariyle sınırlı, mutluluk arayışıyla yaşamın nasıl olması gerektiğine dair dengeli bir akıcılığı olan Yaşam Sanatı'nın çevirisi Akın Sarı'ya ait. Diğer kitaplarına nazaran okuyucuyla gerçeklik yüzleşmesini bu kez daha duygusal bir tonla yapıyor Bauman. "Daha iyi bir yaşam!" sloganını reddedercesine "daha sahici bir yaşam!" diyor. Çünkü sahicilik içinde birçok şeyi barındırıyor ona göre: güzelliği, sadeliği, doğallığı, adaleti, merhameti, vicdanı, mutlulukla mutsuzluk arasındaki dengeyi, sağlığı, huzuru, güveni.

Kitabın başlangıcında iki epigraf var ki hedefi doğrudan anlatır gibi. "Yalıtılmış bir varlık değilsin, unutma ki kozmosun biricik, yeri doldurulamaz bir parçasısın. Sen insanlık bulmacasında köklü bir parçasın", Epiktetos'un Yaşam Sanatı'ndan. "Mutlu bir şekilde yaşamak... Bütün insanların dileğidir, ancak sıra, yaşamı mutlu kılanın ne olduğunu açıkça görmeye geldiğinde, ışık el yordamıyla aranır; aslında, mutlu yaşamı elde etme güçlüğünün bir ölçüsü şudur: şayet insan yolda yanlış bir dönemece girmişse, onu elde etmek için ne kadar didinirse, ondan o kadar uzaklaşır..." cümleleriyse Seneca'nın Mutlu Yaşam Üzerine'sinden. Bu iki alıntıyı şerhe girişmek hadsizlik olacaktır. Tekrar tekrar okumak düşündürücü olabilir...

"Mutluluğun Nesi Kötü?", giriş makalesi. Şaşırtıcı ve ters köşe yapan bir başlık. Tıpkı bu yazının başında belirttiğim gibi "mutlululuk istiyorum mutluluk!" diye oradan oraya koşturanların göremediği meseleleri anlatıyor Bauman. Anlık hazların ve tatmin duygularının en çok aranan ve en çok satan olduğu günümüzde, piyasaların insanın bu acziyetini çok iyi yakaladı hiç şüphesiz. Kendi kendine yetemeyen ve kendi kendine bir şey yapamayan insan için bol kimyasal soslu ve koruyuculu yardımcı malzemeler-işler türedi. Artık tek başına yapılabilir çok şey var: Bir AVM'ye gidip her şeyi tek başınıza yapabilirsiniz. Yemek, içmek, alışveriş, sinema. Harcanan bir yığın para ve asla tatmin ol(a)mayacak nefs. Bauman acı gerçeği şöyle söylüyor: "Gözlemciler, insan mutluluğu için önemli şeylerin yaklaşık yarısının hiçbir fiyatı olmadığını ve mağazalardan satın alınamayacağını ileri sürüyor. Eldeki nakdiniz ve krediniz ne olursa olsun, bir alışveriş merkezinde, sevgi ve dostluğu, aile hayatının zevklerini, sevdiklerinizle ilgilenmekten ya da sıkıntıdaki bir komşuya yardım etmekten gelen tatmini, iyi yapılan bir işten elde edilen özsaygıyı, hepimizde ortak olan “zanaatkârlık yeteneğini” tatmin etmeyi, iş arkadaşları ve ilişki kurduğunuz diğer insanların takdir, sempati ve saygısını bulamazsınız. Orada kayıtsızlık, küçümseme, tersleme ve aşağılama tehditlerinden azade olamazsınız. Üstelik, yukarıda sayılanlar gibi ticari ve pazarlanabilir olmayan şeyleri elde etmekte kullanılabilir zaman ve enerjiyi, yalnızca mağazalar yoluyla elde edilebilen bu metalara yetecek kadar para kazanmak için kullanmak ağır bir külfettir. Şu epeyce muhtemeldir ki yitirilenler kazanılanları çoğu kez geçer ve mutluluk yaratmak üzere artan gelir kapasitesinin yerini, “paranın satın alamayacağı” şeylere erişimin azalmasının neden olduğu mutsuzluk alır." [sf. 14]

Beklemenin, sabrın ve ustalığa doğru götürecek adım adım ilerlemenin yer almadığı bu sürekli koşuşturma hâlinin hiçbir faydası olmadığını artık herkes dillendirse de fiile ve yaşantısına dökemiyor. Bu durum dünyanın her yerinde böyle ve şiddetle artıyor. Batıdaki vaziyeti Laura Potter şöyle özetliyor: "Bekleme’nin kirli bir kelime haline geldiği bir çağda yaşıyoruz. Giderek herhangi bir şey için bekleme zorunluluğunu (olabildiğince) yitirdik ve yeni, favori sıfatımız “hemen” oldu. Artık bir tencere pirinci kaynatmak için on iki dakika bile ayıramıyoruz, bu yüzden zaman kazandırıcı, iki dakikada pişiren mikrodalga modeli yaratıldı. Bay veya Bayan Doğru’nun ortaya çıkmasını bekleyerek canımızı sıkamayız, bu yüzden flörtlere hız veriyoruz... Görünen o ki, zamanla yarıştığımız yaşamlarımızda, 21.yy İngilizlerinin artık hiçbir şeyi beklemeye vakti yok." [sf. 15]

Ortaya ciddi bir 'mutluluk ıstırapları' çıktığı malum. Sanırım bu kavram da Bauman'a ait. Mutlu olabilmek için cebinde para, bedeninde enerji, zihninde boşluk kalmamış bir insanın ıstırabı, hiçbir şeye değmiyor. Kitabın ilk bölümü de bu meseleyi irdeliyor. Ne tuhaf bir gerçekliktir ki dışarıdan bakan için birinin mutluluğu artık başka birinin korkusuyla aynı (görünüyor). "Yapmakla övündükleri şeyleri gerçekten yaptığına inanılabilenlerin sayısı çok az" diyor Bauman. Burada 'yapmak' kadar 'inanmak' konusu da ayrı bir mesele.

İkinci bölümde "yaşam sanatçıları olarak biz insanlar" anlatılıyor. Birçok farklı yazarın ve düşünürün yorumları eşliğinde yaşamı bir sanat, yaşayanı da sanatçı olarak, bir 'yol' olarak gördüğünü söylüyor Bauman. Bu yolda masumiyetin artık kanıtlanamayacağını, aklamanın tam manasıyla mümkün olamayacağını ve şüphenin asla ortadan kalkmayacağını da bilhassa belirtiyor. Yeni bir kavram olarak 'yaratıcı yıkıcılık'ın bu yolda önemli bir diriltici etken olduğunu okuyoruz. Kendini tanımlamaya ve kendini ispatlamaya girişen her insanın o anda yaratıcı bir yıkıcılık yaptığını öğreniyoruz. Tavsiye ise şöyle: "Yolcuya kalan sorumluluk, güya kestirme yolların, daha manzaralı ya da yürümesi daha kolay olan yolların cazibesine direnerek, rotayı sadakatle takip etmekten ibarettir." [sf. 103]

Üçüncü bölüm "seçim" üzerine. Burada 'öteki'nin mutluluğu önemsemekten bahsediyor Bauman. Ancak bunun zorluğu başka bir 'öteki'yle açıklıyor: Günümüzde mükafatları toplayan çevre daha çok merhametsiz, vicdansız, bencil, düşüncesiz ve kinik insanlardan oluşuyor. Bu da anlamaya çabalamamız gereken 'öteki'yi bizden uzaklaştırıyor ve hatta düşman gibi görünmelerine sebep oluyor. Mülteci sorunları gibi... İyi ve kötü kavramlarının yeniden tanımlanması gerekiyor Bauman'a göre. O, Amos Oz'un 2005 Goethe Ödülü kabul konuşmasından bir paragraf sunuyor: "Bazen iyiyi tanımlamak güç olabilir, ancak kötünün açık işareti vardır: Her çocuk acının ne olduğunu bilir. Bu yüzden bilerek can acıttığımız her defasında, bir başkasına ne yaptığımızı biliriz. Kötülük yapıyoruzdur."

Özgür irade diyor Bauman, insanı her türlü lanetten, kayıptan, öfkeden, bastırılmışlıktan ve aşırılıktan korur. Bu anlamda seçim yapmak, seçim yapabilecek bilince kavuşmak, şahsi fikri doğrudan belirtebilmek hayati öneme sahip. Zaten ucunda da hayat olmalı, bu bir erdemdir. Kişinin kendine erdemi, karakter erdemi. Bauman hatırlatıyor: "1 Kasım Yortusu'nun arifesinde, 31 Ekim 1517'de Martin Luther'i Wittenberg Kalesi'nde kilisenin kapısına doksan beş heretik tezini iliştirirken "Ich kann nicht anders" (Elimden başka bir şey gelmez) şeklinde beyanda bulunmaya sevk eden şey onun karakteriydi." [sf. 138]

Kitabın sonsözünde "organize etme ve edilme üzerine" başlıklı makale yer alıyor. Yine ters köşe bir başlık. İş ilişkilerinden flörtlere, evlilikten komşuluğa kadar giden bol şüpheci, tedirgin edici ve sadakati bulmanın güçleştiği yola dair sarsıcı yorumlar. 'Gürültü patırtı' dolu, endişenin ve aralıksız teyakkuzun sarıp sarmaladığı ilişkilerde tek duygusal hareket: arzulamak. Ne korumak ne de kollamak, sadece arzulamak. Bunun geçiciliğinin farkında olmaksa 'girdaplı sular'da boğuşmayı gerektiriyor. Girdaplı sular neymiş, ne kadar enginmiş, buyurun okuyalım:

"Göğüs germek için korunmaya gereksinim duyduğumuz "girdaplı sular" karşılıklı kuşkuyla dolu, zehirlenmiş ve çoğu zaman da kıyasıya rekabet tarafından parça parça edilmiş, istikrarsız ve narin işyerleridir. Semtlerimiz kent planlamacılarının sürekli tehdidi altındadır. Sayıca çok olan yollarımızın, saygın bir yaşama giden yolu gösteren işaretleri belirsiz ve yetersizdir, başarıya giden yolu gösteren işaretleri de hiçbir uyarıda bulunmaksızın bir görünüp bir kaybolur. Bedenlerimizin ve sahip olduğumuz şeylerin güvenliğine yönelik tehditler, karşı koymak bir yana, tespit edilemeyecek kadar belirsizdir. Bu tür zor bir işin gerektireceği kaynakları toplamakta pek de destek verilmeksizin hevesimizi göstermemiz ve "kendimizi kanıtlamamız" yönünde sürekli baskı yapılır. Geride kalma ya da pistten tamamen dışarı atılma tehdidini savuşturmak amacıyla yakalanamayacak kadar hızlı olan yaşam tarzlarına dair tavsiyeler sıralanır. Güvenilir, sadık, vefakâr, "mezara kadar" ayrılmayan bir dostun yardım eli, ihtiyaç duyulduğu her an memnuniyetle uzatılıveren, güvenilebilecek bir yardım eli (tıpkı adaların potansiyel gemi kazazedelerine ya da vahaların çölde yolunu kaybedenlere sunduğu şey gibi); işte böyle ellere muhtacız, böyle eller olsun istiyoruz, bu ellerden ne kadar çok varsa etrafımızda o kadar iyi..." [sf. 172-173]

Yaşamı sanata çevirmek, çok ince bir işçilik gerektiriyor. Bu işçiliğin kılavuzunu ise Bauman yazıyor. Mutluluk arayışıyla boğuşan insan için bir kılavuz bu kitap.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

5 Eylül 2017 Salı

Fotoğraf için yol gösterici bir kaynak

Sebastião Salgado dünyanın önde gelen fotoğrafçılarından. Kırk yıllık fotoğraf yolculuğunda dünyanın birçok ülkesine uğramış, binlerce insanın hayatına dokunmuş ve hikâyesini anlatmış. Birçok prestijli ödülün sahibi, bu ünlü fotoğrafçının ‘hikâyelerini anlattığı’, Toprağımdan Yeryüzüne adını taşıyan kitap Everest Yayınları'ndan çıktı. Onun başarı hikâyesinin arkasına, bir değil iki kişilik bir emek var aslında. Salgado ve henüz 17 yaşında iken onunla birlikte Brezilya’yı terk eden Lelia Deliuz Wanick Salgado’nun hikâyesi: Toprağımdan Yeryüzüne…

Salgado’ya kitabın hazırlanışında gazeteci Isabelle Francq yardımcı olmuş. Francq önsözde şunları söylüyor: “Bir Sebastião Salgado fotoğrafına bakmak insan onurunu tecrübe etmek, bir kadın, bir erkek, bir çocuk olmanın ne anlama geldiğini kavramak demektir. Salgado, fotoğrafını çektiği insanlara kesinlikle derin bir şefkat besler. Öyle olmasa onları nasıl bu kadar yakın, canlı ve güven dolu hissedebilirdik ki? Onlara bakarken hissettiğimiz kardeşlik duygusunu nasıl açıklayabilirdik?

Kitapta, tecrübelerini içten bir dille paylaşan Salgado, “karar anı” kadar, “sabrın” da iyi bir fotoğraf için ne kadar önemli olduğunu vurguluyor. Bu bağlamda, hem profesyoneller hem de fotoğrafa kayıtsız kalamayan amatörler için yol gösterici bir kaynak Toprağımdan Yeryüzüne…

Salgado, hikâyesine “Eğer beklemeyi sevmiyorsanız, fotoğrafçı olamazsınız.” diye başlıyor. Fotoğrafları çekerken vur-kaç yapmıyor, gözetleyici durumuna düşmüyor; topluma dahil oluyor, muhatabını anlıyor, güvenini kazanıyor. Galapagos adalarına adını veren dev kaplumbağanın fotoğrafını nasıl çektiğini anlatıyor mesela: “… İnsanları fotoğrafladığımda asla yabancı bir grup arasına gizlice dalmıyorum, her zaman birileri tarafından tanıştırılıyorum. …Benzer şekilde bir kaplumbağayı fotoğraflamanın tek yolunun da onu tanımak, onun dalga boyuna girmek olduğunu fark ettim.

Tek bir kare kaplumbağa fotoğrafı çekmek, böylece bir tam gününü alıyor. Buradan anlıyoruz ki, bir canlının alanına saygı duymadan iyi fotoğraflar çekmek pek mümkün değil.

Fotoğrafçı bir görüntü avcısı mıdır?” sorusunu da sorduruyor bize Salgado. Cevabı ise şöyle veriyor: “Doğru, uzun süre avının ininden çıkmasını bekleyen avcılar gibiyiz. Fotoğraf çekmek de aynı şeydir; sabırlı olmalı ve bir şeyler olmasını beklemelisiniz. Çünkü er ya da geç bir şeyler olacaktır. Bu yüzden sabretmekten keyif almayı öğrenmelisiniz.

Ülkesinde ekonomi eğitimi alan Salgado, siyasi nedenlerle geldiği Fransa’da fotoğrafçılık kariyerine başlar. Kendi ifadesiyle deklanşöre bir kere basmak yeterli olur. Hayatı siyah-beyaz kayda geçer. Acı çeken dünyanın görüntülerini bizlere aktarır. Yolu sık sık da Afrika’ya düşer. Brezilya kökenli olmanın avantajıyla Afrikalılarla daha kolay iletişim kurar.

Henri Cartier-Bresson gibi isimlerin çalıştığı Magnum için dünyanın farklı yerlerine gider Salgado. Bu dönemde kariyerinin farklı bir yere gitmesine neden olan bir gelişme olur. 1981 yılında dönemin ABD Başkanı Reagan’a yönelik Washington’da gündüz saatlerinde düzenlenen suikast girişimine şahit olur. Reagan, arabasından seken bir kurşunla yaralanırken Salgado, o anda deklanşöre basmıştır. Magnum’un mali sıkıntı yaşadığı dönemde bu kareler bütün dünyaya satılır. Salgado, günün ilerleyen saatlerinde Beyaz Saray girişinde Kennedy suikastında olay yerinde bulunan bir fotoğrafçıyla tanışır. Adamın kartvizitinde bu ifade yazılıdır. Salgado, kendisini bekleyen tehlikeyi sezmiştir. “Yıllardır Afrika’yı fotoğraflıyordum, o esnada Latin Amerika üzerine derinlemesine çalışıyordum ama Reagan’a yapılan suikast girişiminin fotoğrafçısı olarak sınıflandırılma riskiyle karşı karşıyaydım.” der. Eşiyle birlikte bir karar alır ve bu fotoğrafların yayınlanmasına bir daha izin vermez.

Dünyanın pek çok yerinde göç etmek zorunda olanları, ağır koşullarda çalışanları fotoğraflayan Salgado, “Acı anlarında ahlak nedir, etik nedir?” sorusuna, “Ölmek üzere olan biriyle karşılaştığında deklanşöre basıp basmamaya karar verdiğim andır.” diye cevap veriyor.

Fotoğrafçılık, kazandırdıkları kadar insandan bir şeyler götüren de bir meslek/ merak. Salgado, “Göçler” kitabını hazırlarken, gördükleri karşısında “İnsan bu kadar acımasız olamaz.” diye düşünür ve bir süre sonra depresyona girer. Ülkesi Brezilya’da eşi Leila ile birlikte başlattıkları bir proje bu durumdan çıkmasına yardımcı olur. Kazandıklarını projeye aktarır. İlk 6 ayda 2.5 milyon ağaç dikilir. Bölge yeniden eski görünümüne kazanınca, birçok hayvan geri döner, ormandaki yiyecek zincirinin en büyük hayvanı jaguarlar bile. O zaman başarılı olduklarına inanır.

Sürekli yeni fotoğraflar çekme arzusuyla yollara düşen 73 yaşındaki Salgado, “Fotoğraf benim için bir aktivizm türü değil, bir uzmanlık bile değil. Fotoğraf benim hayatım.” diyor. Toprağımdan Yeryüzüne, işte bu hayatın izleri…

Kitapta Salgado’nun dijitale geçerken yaşadıkları, Saba Kraliçesi’nin ayak izleri, unutulmazlar arasında giren Serra Pelada altın madeninde çalışan işçileri gösteren fotoğrafların çekim hikâyeleri de yer alıyor.

Merve Koçak Kurt
twitter.com/mervekocakkurt

Çocukları ve öğrencileri anlamaya çalışmak

"Her çocuk, bence zevkle okunmaya değer meraklı bir kitap; karşısında uzun uzun, hayran hayran düşünülecek bir bilinmeyenler alemidir. Yirmi yıldan beri bu kitapları yaprak yaprak, satır satır okumaya ve anlamaya çalışıyorum. Fakat hala “Çocuk” adlı kitapta anlayamadığım, sökemediğim cümlelere rastladığım olur.

İşte bu cümleleri söyleyen Halide Nusret Zorlutuna’nın “Benim Küçük Dostlarım” isimli hatırat türü kitabından bahsedeceğiz biraz. Yazının başlığından anlaşılacağı üzere hemen hemen bütün hocaların okuyup da tavsiye ettiği bir eserdir. Mutlaka okunması gerekir. Esasında çok eski olan bu kitabı (1948) okuduktan sonra diyorsunuz ki bu kitap muhakkak gün yüzüne çıkmalı ve okutulmalı.

Eserde hem doğuda öğretmenlik yaptığı zaman karşılaştığı madenleri yani zeki ve bir o kadar da itaakar öğrencilerini hem de diğer illerde öğretmenlik yaptığı zamanda ki öğrencilerini hayranlıkla anlatıyor. Nadide, İrfan, Osman, Fahrünnisa, Muazzez ve daha nice küçük dostlarını sevgiyle anlatan bir öğretmen için ne denilir bilemiyorum.

Kitabı okurken “Biri de beni öğrenci iken tanımlasa nasıl bir öğrenciyim acaba?” diye merak ettim ve beni yazmasını çok istedim. Keşke dedim, keşke bir hocam böyle yazsaymış. O yüzden gelecekte nasip olur ve öğretmen olursam ilerde öğrencilerim keşke demesin diye böyle bir kitap yazma hayaliyle kitabı okuyup durdum. Kitapta dostum diye tanımladığı öğrencileri zarif kalemiyle anlatan Halide öğretmen onların kendisine şifa olduğunu söylüyor. Nitekim kitabının bir bölümünde hasta olduğu zaman öğrencileri kır çiçekleriyle ziyarete geldiğinde sevincini tarif dahi edemiyor.

Esasında b-ilgi, ilgiden meydana geliyormuş kitabı okuyunca bunu anladım. Çünkü her öğrencisini zengin-fakir, güzel-çirkin demeden onları birbirinden ayırt etmeden hepsiyle tek tek ilgilenen adeta onlarla anaları gibi merhametli davranan, yer yer de kızan bir öğretmen sevgi verdiğinde elbette verdiği bilgilerde öğrenilir. Öyle de olmuş Halide öğretmenin öğrencileri. Kimi doktor kimi mühendis kimi de şair olmuş. Öğretmenlik mesleğinin belki de en güzel kır çiçeklerini toplamış bir bir.

Halide Nusret Zorlutuna için söyleyebileceğim tek şey:
Yaşamak belki de onun öğrencisi olmaktı.

Rümeysa Açıkkar
twitter.com/rumeysacikkr

3 Eylül 2017 Pazar

Şirinleşen topluma dair haklı tespitler

"Müslümanlar dünya ölçüsünde bir hareketin sorumluluğu altıda, kendi kaynaklarına yakışır bir vekar ile insanlar üzerindeki hâkimiyetleri ne kadar büyük olursa olsun diğer düşünce sistemlerine benzemekten, onların değer ölçülerine şirin görünmekten imtina etmelidirler. Müslümana yakışan haklı olduğunu göstermek olmalıdır."
- İsmet Özel, Şirin mi olalım haklı mı?, 17.06.1977, Yeni Devir

Her yanımız şirin kaynıyor. Ancak bu şirinler maalesef bildiğimiz şirinler (The Smurfs) değil. Mesela bir şirin baba var, her şeyin en doğrusunu o biliyor ve en güzelini o yapıyor. Bir şirine var, görseniz nasıl da merhamet ve vicdan metinleri yazıyor, okur ağlarsınız. Sonra güçlü şirin var, sadece yoksulları ve yetimleri yenebiliyor. Gözlüklü şirin çoğu zaman şirin babayı taklit ediyor ve sürekli onu övüyor. Şakacı şirin zerre kadar güldürmüyor çünkü mizahla lakaytlığı birbirine karıştırıyor. Somurtkan şirin var, ciddi olmayı asık suratlı olmakla karıştırıyor. Hayalci şirin rüya görmeyeli seneler olmuş.

Sakar şirinin devirdiği çamlar toplu konutlar için elverişli bir arazi meydana getirdi. Obur şirin televizyon ekranını çok seviyor, iyi alıştı oralara. Aşçı şirin pişmiş aşa su katıyor. Süslü şirin o kadar çok aynanın kırılmasına vesile olmuş ki bastığı yerde diken bitiyor. Usta şirin uzun zamandır çiklet çiğnemenin orucu bozup bozmayacağını tartışıyor. Korkak şirin kendine uygun bir makam buldu, yine de korkuyor. İzci şirin gökdelen dikmenin sevap olduğuna karar vererek tüm çadırlarını yaktı. Ressam şirin uzun yıllardır çizmek için güzel bir şey arıyor, müzisyense ilkokulda blok flütte kalmasına rağmen belediyelerin göz bebeği. Bir de bebek şirin(ler) var, onlar da büyüyecekler inşallah, ağabeyleri gibi olacaklar. Şirin şirin...

Yukarıdaki iki paragrafta biraz gevezelik yapmış gibi görünüyor olabilirim, lakin yapmadım. Bunlar eminim ki sizlerin de içlerini kolayca doldurabileceğiniz karakterler, dedim ya her yanımız şirin kaynıyor. Fakat bir de haklılar var. Üstelik sayıları hiç de az değil. Onlar bir şeyler yolunda gitsin diye kendilerinden vermeye devam ediyorlar. Hep sabır diyorlar ama bu sabrın arkasında suskun kalmak sessiz olmak gibi sevim ve şirinli davetler yok. Haklı olan hem yazar hem konuşur. Şiir de söyler türkü de. Hüseyin Akın işte öyle haklılardan. İsmi gibi konuşup soyadı gibi yazanlardan.

Tespitçi Dükkânı, Akın'ın deneme kitaplığının yeni üyesi. Ülke Edebiyat'tan Haziran 2017'de çıktı. 160 sayfalık kitap, özellikle 2000'li yıllar Türkiye'sini ve insanını en gerçekçi yerden anlatmaya çabalıyor. Bir Hüseyin Akın klasiği olarak sadece yazılarının başlıklarından birkaç tanesini buraya uygun gelecek sanırım: "Mehdi Gelince Nasıl Karşılamalıyız?", "Madem Materyalist Değilsin Bu Kadar Materyal Ne?", "Ödül Niçin Verilir ve Ne İşe Yarar?", "Sahte Bala Hayır, Sahte Dine Evet mi?", "Müzikten Korkmayın O Kimseye Bir Şey Yapmaz", "Gitti Tevatür Geldi Twitter", "Anne Bana Terlik At, Ruhsatlı Olsun!". Herhâlde meramımı anlatabilmişimdir. Aslında gündem, güncel ya da gündelik denilen parkurda ömrü kısa gibi olsa da tartışma alanlarına girmiş ve her birini meşgul etmiş mevzuların, fikir ve düşünce fukaralığımızdan kaynaklandığını çözümlüyor Akın. Bir öğretmen olarak tıpkı Nurettin Topçu'nun maarif davası gibi da kendi davasını, davalarını ortalığa saçıyor. İnanın saçılan her yerden hepimiz için ayrı dava dosyaları çıkabilir. Mesela kendi dosyamı "Ateisti Olmayan Din: Futbol" başlıklı yazıdan aldım, inceliyor. Sizi de kitabın hemen başındaki "Tarafçılar, İyi Tarafçılar ve İtirafçılara" serlevhâlı yazıdan bir paragrafla meşgul ediyorum:

"Hakikatin herkesi kendine çekecek sabit bir mekânı kalmamış. Herkes kalabalığa doğru koşuyor. Herkesin kendini haklı ve kârlı çıkaracak bir kalabalığı var artık. Kalabalığın gücü hakkın ve haklının gücünü bastırmaya yetmiyor. Amigolar, holiganlar, alkışçılar memleketin her tarafını stadyuma çevirmiş. Okuduğunuz köşe yazılarından ıslık sesi işitmiyor musunuz, yoksa benim kulaklarımda mı sorun var?.. Taraf borsasında öne çıkan düşünceler ve kişiler her an el değiştirebiliyor. Kârlı tarafta bulunmak tipik bir muhafazakâr (ne de olsa muhafaza+kâr: Kârı muhafaza edendir) tavrıdır. Haklı olana hakkını teslim etmek hem yürek hem de adalet isteyen bir çabadır." [sf. 22-23]

Günümüzün belki de en çirkin yüzleri, bize kadim mensubiyetlerimizden bahsederken o mensubiyetlerden fersah fersah uzakta yaşayan, bir de üstüne servet sahibi olan yüzleridir. Ahlâk, vicdan, merhamet, asalet, erdem gibi meseleleri yazılarına ve konularına 'malzeme' eden bu çirkin yüzler, esasen bizi akan giden, Zygmunt Bauman'ın deyimiyle "akışkan" modernitenin işgali altında kalmamıza sebep olan iklime sabit tutmanın derdindeler. Kapitalist ahlâk bunu gerektiriyor. Akın da şöyle diyor: "Ekranlardan irfanî gelenek telkini yapmak her şeyden evvel erkâna uygun düşmeyen bir gayrettir. Kem âlâtla kemâlat olmuyor çünkü. Ekrandan erkân öğrenen kimselere rastladınız mı siz hiç? Ekran olsa olsa bir salon aynasıdır. İnsanlar ona bakarak saçlarını tarar, makyajlarını tazeler, kravatlarını takıp üstlerini giyinirler. Yüzsüzdür ekranlar, kim ona bakarsa ondan yüz devşirir. Zamanla insanı da kendisi gibi yüzsüzleştirir. Yüzü olmayan bir bakışa dönüşür insan, "irfani gelenek" sohbet ve muhabbet der, insan sıcaklığından bahseder; ekranlar ise ne gelecek dinler, ne gelenek; insanın bakışlarını âna çivilemeye ikna eder. Şimdi vardır ve o şimdidir." [sf. 42]

Bir gülün açışının kaç sayfa süreceği, bir yetimin gülüşünü yazmak için kaç defter gerektiği, muazzam bir kitap olan tabiatın sesinin kaç notaya sığabileceği gibi meselelerle evet, şairler ilgileniyor daha çok. 'Bu tip' şairlerin denemeleri de şu tip oluyor: Esaslı, düşünceli, hasbi. Bir şey yazmak için kartvizite ihtiyaç duymazsanız, bir şey söylemek için minnet de etmezsiniz. Bu böyledir. Şair de böyledir. Gençliğe hitabesini de şöyle yapar: "Nazım Hikmet'i eleştirsinler, ama korkmasınlar. Kürt-Türk, Alevi-Sünni, Solcu-Sağcı... Bu toprakların muhtelif renkleri ve realitesiyiz. Ait olduğumuz müşterek değerler gölgemizin gövdemizi izlediği gibi bizi takip eder. Yunus da bizim sesimiz, Karacaoğlan da Pir Sultan Abdal da. Şeyh Galip'ten, Sezai Karakoç'a ulaştıracak yol bu gelenekten geçer. Bugünün Türkiye'sini okumak için İsmet Özel'i baştan başlayarak yeniden okumak gerekir. Mustafa Kutlu okunmadan kaybettiğiniz renk, eda ve iklimi bulamazsınız." [sf. 94]

Ara not: Pir Sultan'ın Tevhid ismiyle bilinen-söylenen bir deyişi vardır bilirsiniz. "Arifler dükkanı açmış / ne ararsan var içinde" der. Belki de Hüseyin Akın'ın kitabına isim vermiştir, kim bilir...

Yalnızca aynı cenahın müminleri mi kardeştir? Müminlik telif ya da ücret mi gerektirir? Mümin kardeşliği için kurumsallaşmak, holdingleşmek, şirketleşmek şart mıdır? İşte tüm bu kritik ve acımasız meseleler için sarı çiçeğe "Müminler kardeş midir?" diye sormuş Hüseyin Akın. En büyük parçalamayı evvela bir araya gelenlerin yaptığını anlatarak. Haksızlık/haklılık iktidarının nice zulümlere kapı araladığını anlatarak. Her tabelanın aslında aramıza giren bir şey olduğunu anlatarak. Fitne artık bir raf ürünü gibi oldu. Çok uzaklarda aramaya gerek yok. Üstelik ömrü de çok uzun, serin ve kuru yerde saklayarak kullanabiliyorsunuz. "Hepiniz birden Allah'ın ipine sımsıkı sarılın (Âli İmrân 3/103)" ikâzına karşın ne bir özeleştiri yapan var ne de muktedirlere yönelik bir eleştiri. Mazlumun yanında "görünen" bir zalim mi arıyorsunuz? İşte zulmün tanımı. Akın'ın yorumu şöyle: "Fırkalaşmayı cemaat olmak zannedenlere son sözümüz şudur: Şer bir araya geliyor, küfür cem oluyor, yalancılar ittifak kuruyor, peki ya siz birbirinize selamı sabahı bile çok görecek denli hakikat denilen o mutlak bütünden ayrılarak acaba hangi derde deva, hangi yaraya merhem oluyorsunuz?" [sf. 118]

Hakikatin ikazları eşliğinde akıyor kitap. "Allah, aklını kullanmayanları rezilliğe mahkûm eder (Yunus 10/100)" bir tarafta, "Başınıza gelen her musibet kendi ellerinizle yaptıklarınızdan dolayıdır (Şûrâ 42/30)" diğer tarafta. Elbette ikisi de aynı tarafta. Eğitimin insan değil eleman yetiştirmeye dayalı olduğu, mahallelerin çökertilmesiyle konuşmaya mahal kalmadığı, yüksek yüksek sitelerde kurulan ailelerin terapistlerden çıkamadığı, herkesin din dersinden 5 aldığı ama ne hikmetse arsızın hırsızın hiç eksik olmadığı, herkesin her şeyi herkesten iyi bildiği, bilgiden zehirlenenlerin gıdadan zehirlenenleri geçtiği, bilmeyene bildiren mekanizmada bir tek haddini bildirenin bulunmadığı zamanlardayız. Bu zamanlar uzun sürecek gibi görünüyor, şiddeti daha da artarak. Olan yine garibe, fukaraya olacak. Böyle bitsin bu yazı, tıpkı Tespitçi Dükkânı'nın kapanış satırları gibi:

"Televizyondaki hoca efendi yarım saattir sakız çiğnemek orucu bozar mı sorusunu cevaplamaya çalışıyor. Ya yalan söylemek ya gıybet, iftira ve adaletsizlik yapmak bunlar bir sakız-oruçlu ilişkisi kadar merak edilmiyor. Daha fazla kazanmak için işçisini asgari ücret koşullarında çalıştıran patronun orucunu hiçbir güç bozamıyor nedense. Garibanının orucu yağmur suyuyla bile bozuluyor."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

21 Ağustos 2017 Pazartesi

Ötekinin tasviri: Lubenau Seyahatnamesi

Geçmişe dair tutulan kayıtlar, günlükler, seyahatnameler başta tarihçiler olmak üzere geçmişi anlamak isteyenler için çok kıymetlidir. Hele tarihçiler için bu kıymet, geçmişin anekdotlarının birinci elden olmasıyla daha da artar. Özellikle bir yabancının gözünden “kendinden” olmayanın anlatıldığı seyahatnameler, yazıldığı dönemin adeta panoramik bir fotoğrafını çeker. Toplumsal, siyasal, kültürel, dini ve ekonomik yaşama dair pek çok ayrıntının yer aldığı seyahatnameler, farklı olanın tasviri ve takdiminin yanı sıra tasvir edenin olayları anlama, algılama ve yorumlama biçimini de sunar.

Reinhold Lubenau’ya ait seyahatname Kitap Yayınevi tarafından Türkis Noyan’ın çevirisi ile okura sunuldu. Seyahatname, Alman bir eczacı olan Lubenau’nun, 1587 yılında Kutsal Roma Germen İmparatoru adına Viyana’dan İstanbul’a yıllık haracı götüren elçilik heyetiyle birlikte yaptığı yolculuk esnasında kaleme aldığı günlüklerdir. Ancak Lubenau’nun seyahati İstanbul’da son bulmaz. Yazar, Venedik’e gitmek üzere Kaptan-ı Derya Hasan Paşa’nın donanmasıyla Ege ve Akdeniz kıyılarını ve adalarını görme şansına sahip olur.

İki cilt halinde basılan seyahatnamenin ilk cildinde Lubenau’nun Pressburg, Viyana, Riga gibi Avrupa kentlerine yaptığı yolculukların ardından, elçilik heyetiyle birlikte Viyana’dan İstanbul’a Tuna Nehri üzerinden gemilerle başlayan yolculuğu esnasında Komorn, Estergon, Budin gibi kaleler ile, Belgrad’tan sonra kara yoluyla gittikleri, Niş, Sofya, Filibe, Edirne, Silivri ve İstanbul’a ait gözlemlerini anlatır. İkinci ciltte ise İstanbul’dan ayrılan Lubenau; Mudanya, Bursa, İznik, İzmit, Marmara adaları, Çanakkale, Limni, Eğriboz, Atina, İskenderiye, Kıbrıs, Tunus, Rodos, Girit, Korfu gibi pek çok adayı ve yeri gördükten sonra Venedik’e dönüşünü anlatır. Bu anlamda Lubenau Seyahatnamesi Avupa’dan Asya’ya, Asya’dan Kuzey Afrika’ya kıtalararası coğrafi bir hat çizer.

Dindar bir Hristiyan olan Lubenau yaptığı tüm yolculukların anlamını şu sözleriyle açıklar: “Kutsal Kitap’ta insan yaşamının bir Hac yolculuğu olduğundan söz edilir. Aynı şeyi ben de kendim için söyleyebilirim.”. Lubenau madden ve manen kendisine değer katacağını düşündüğü tüm yolculuklarında gezdiği gördüğü yerlerin yaşayış biçimi, tarihi eserleri, mimarisi, giyim-kuşamı, yemek kültürü hakkında bilgi verir. Lubenau “öteki”ni tanımaya ve tanıtmaya dönük merakını şu sözlerle açıklar: “Konstantinopolis’te kaldığım sürece zamanımın büyük kısmını kentin resimlerini çizmekle geçiriyordum. Ayrıca etrafta dolaşarak eski yazıları ve antika eserleri araştırıyordum. Kentin çevresini tanımaya, Türklerin geleneklerini, dinlerini, politika ve din hakkındaki düşüncelerini öğrenmeye çalışıyor, Türkçemi geliştirmeye gayret ediyordum.”. Hatta Lubenau, Osmanlı topraklarında bulunduğu halde tanımak, görmek yerine zaman tüketen elçilik çalışanlarını da “Bir kaz olarak Ren nehrini aşıp, gene bir kaz olarak geri döndüler” diyerek eleştirir.

Lubenau seyahatnamesinin özellikle Doğu’ya ilginin arttığı 18.yy ve sonrasında yazılan seyahatnamelerden farkı Müslüman-Türk imgesinde görülmektedir. 16.yy Türk imgesi her şeyden evvel etnik aidiyetine bakılmaksızın Müslümanlıkla özdeştir ve dönemin askeri, politik ve ekonomik “gücü”ne sahiptir. Dolayısıyla Lubenau seyahatnamesinde Doğu-Batı ayrımından ziyade Hristiyan Avrupa ile Müslüman Türk dünyasının karşıtlığı üzerinden bir ayrım söz konusudur. Yazar, metinde sıklıkla kullandığı “basit, zorba, kibirli” Türk’ün nasıl olup da bu üstün gücü elde ettiğini anlamaya ve anlatmaya çalışır. Sosyal hayattan, dini hayata, Osmanlı’da ticaretin zenginliğinden, İran’la yaşanan mücadelelere kadar “öteki” olanın halini ahvalini kutsal bir görev bilinci ile rapor etmiştir. Bunu yaparken de yer yer efsanelere, tevatürlere, mesnetsiz yargılara hatta doğrudan hakaretamiz ifadelere yer vermiştir. Bu durum onu kendisiyle çelişecek anlatımlarda bulunmasına da neden olur. Örneğin Türklerin yemek kültürüne ilişkin olarak : “Türkler damak tatlarını fazla önemsemezler, gerek padişahın gerekse en yüksek vezirlerin sofrasına bile 5-6 kaptan fazla yemek gelmez. Yemek üstüne de biraz meyve ve tatlı yerler. Hepsi bu kadardır.” derken Saray mutfağıyla ilgili anlattığı “(…) Az sonra önümüze çeşitli renklerde beyaz, siyah, kırmızı sarı ve yeşil pirinç yemekleri, haşlanmış ve fırınlanmış kızartılmış koyun tavuk, güvercin, bıldırcın eti, türlü türlü börekler, çörekler, belki yüz çeşit yemek getirdiler.” cümlesi birbiriyle örtüşmez.

Lubenau Osmanlı topraklarında gücün kaynağını araştırırken kendi toplumundaki zayıflıkları da açıkça ortaya koymaktan çekinmez. Türk ordularının düzen ve intizamını dile getirirken Avrupa ordularının disiplinsizliğini de şu sözlerle anlatır: "Ben yeryüzündeki orduların hiçbirinde –bizim savaşçılarımız dâhil –böyle bir disiplin görmedim ve işitmedim. Türklerde en önemli özellik itaattir. Öyle ki buradaki bir yeniçerinin elindeki değneği hareket ettirmekle sağladığı disiplini, bizim saraylarımızdaki bir yüzbaşı, eli mızraklı bir sürü askerle temin etmeyi başaramıyor.”. Yine Avrupa’nın aksine Türk ülkesinde herkesin inandığı dini özgürce yaşayabilmesinden veya aristokrat tabakanın olmadığı sosyal hayattan hayretle bahseder.

Lubenau, seyahatnamesinde okuru kültürlerarası bir seyahate çıkarır. Düğünlerden çalgı aletlerine, yargılama usullerinden hapishane koşullarına, hastalıklardan ilaçlara kadar gezdiği yerlerin kültürel, ekonomik, dini ve siyasi hayatına dair göstergelerini okurla paylaşır. Okur bu seyahatte kıtalararası gezinirken hem Osmanlı toplumunu hem de Alman bir eczacının zihnindeki “Türk” imgesini okuma fırsatı yakalar. “Ötekinin” tasviri üzerinden aslında “kendisinin” tasvirini çizen kitap özellikle tarih meraklılarını kendisini keşfetmek üzere bekliyor.

Nur Efşan Norşenli
twitter.com/nurefsangur

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Asırların çözemediği ve yenemediği mevzu: İbn Teymiye'ye Göre İbn Arabî

İslâm düşüncesinde yaşadıkları çağdan ziyade ölümlerinden sonra etkileri gittikçe artan birçok isim var. Ancak söz konusu selefî akım ve tasavvuf olduğunda akıllara düşen isimler belli: İbn Teymiye ve İbn Arabî. Güncelin, politiğin ve taraf tutma esasına dayalı araştırmaların tamamen dışında karşılaştırmalı metin okuması yapmak isteniyorsa, Mustafa Kara hocanın doktora tezi olan İbn Teymiye'ye Göre İbn Arabî, oldukça iyi bir başlangıç kitabı. 1970'lerin sonunda yazılmış olan bu tez, Dergâh Yayınları tarafından Nisan 2017'de kitap hâlinde neşredildi. Kara, "İlk akademik çalışmam olan bu eserin adı kırk yıl önce kondu. İlk eserim Tekkeler ve Zaviyeler ise kırk yıl önce basıldı. Allah'a hamd olsun!" diyor. Bize de hocanın bu mütevazı fakat istifadesi bol emekleri karşısında şaşkınlıkla karışık koca bir memnuniyet kalıyor. Allah ömrünü ve emeklerini bereketlendirsin.

Kitabın menkıbesinin kısaca bir anlatımından sonra konuyla ilgili çeşitli kitapların ve makalelerin olduğu beş sayfalık bir bölüm var. Okuma alanını genişletmek isteyenler için oldukça faydalı. Öte yandan kitabın sonunda da kitabiyat başlığıyla, sanırım hocanın istifade ettiği eserler bir araya getirilmiş. Bu eserlerin içinde Türkçeye kazandırılmamış olanları da var, bulması pek zor olanları da. Ancak bu bir sevdadır, arayan muhakkak bulur.

Tasavvufa yönelik tenkitler her asırda vuku bulmuş. Özellikle tarikatların belirginleşmesinden (kurumsallaşmadan) kısa bir zaman sonra bu tenkitlerin zaman zaman şiddetlendiğini okuyabiliyoruz. Kitabın ilk bölümü bu tenkitleri sebep bağlamında okuyucuya aktarıyor. İlk zâhidlerden ve sûfilerden sonra Ebu Nasr Serrac (988), Kelâbâzî (990), Kuşeyrî (1072), Hücvirî (1077), Gazâlî (1111) gibi müellif sûfilerce tevcih edilen tenkitleri ve hemen sonrasında sûfi olmayan İbn Hazm (1063), Nesefî (1142), İbnü'l-Cevzî gibi isimlerin görüşlerini okumak, İbn Teymiye - İbn Arabî yorumlarını daha objektif bir pencereden tahlil etmeyi sağlayabiliyor. "Öyle zamana yetiştim ki o zamanın sûfîleri şeytanla alay ederlerdi. Şimdi ise şeytan sûfîlerle alay ediyor" yorumunu yapan İbn Hafif'ten çok kısa bir süre sonra Kelâbâzî'nin "Mana gitti, isim kaldı. Hakikat kayboldu, şekil ortaya çıktı. Hakikatı aramak bir süs, onu tasdik bir zinet hâlini aldı. Tasavvuftan anlamayanlar sûfîlik iddia etti, sûfî olamayanlar onunla süslenmeye özendi." tenkidi oldukça dikkat çekici bir yer teşkil ediyor.

İkinci bölümde İbn Teymiye'nin yorumlarında İbn Arabî'nin nerede durduğunu okuyoruz. Kuşku yok ki İbn Teymiye'nin yorumları oldukça ağır ve sıklıkla tekfir edici. Mustafa Kara hoca metinlerin arasında önemli uyarılarda bulunmak zorunda kalabiliyor. Bilhassa konuya 'yeni' okuyucular için baştan 'etiketleme'ye imkân vermemek adına hocanın yorumları oldukça önemli. İbn Teymiye'nin İbn Arabî'ye bakışında siyasî ve fikrî durumların gözardı edilmemesi gerektiğini söyleyen Kara, tartışmanın sebepleri arasında şunları sıralıyor: Ailevî - meslekî, siyasî, fikrî, psikolojik.

İbn Teymiye'nin İbn Arabî'yi tenkit ettiği meselelerin başlıcaları; vahdet-i vücud, hatm-i velâyet, ricâlu'l-gayb, Firavun'un imânı, putlara ibadet, Hurûfîlik ve gaybdan haber verme olarak sıralanmış kitapta. Mustafa Kara hoca daha sonra bu meselelerin kısaca tahlilini ve değerlendirilmesini de yapıyor. Bu meseleler arasında asırlardır en çok ilgi gören elbette vahdet-i vücud meselesi. İbn Arabî'nin konuyla ilgili düşünceleri Fütûhât-ı Mekkiye ve özellikle Füsûsu'l-Hikem adlı eserlerinde yer aldığını belirtiyor Kara. Ve bunları şöyle özetliyor: "Bizler O'nun zâhiri suretleriyiz. O'nun tecellisiyiz. Alem ve kevn aslında hayal olduğu için biz O'yuz. Bir açıdan halk halktır ibret alınız. Hâlık ile mahluk tek şeydir. Arif her şeyde Hakk'ı gören kimsedir. Vakit olur kul Rab olur şüphesiz, vakit olur kul, kul olur şeksiz." [sf. 95-96]

İbn Teymiye'nin vahdet-i vücud konusundaki düşüncelerinden sonra Kara yine onun ifadeleriyle şöyle bir özet yapmış: "Bunların Müslümanlara yaptığı zararlar, zehir olduğunu bilmeden zehrin, içene verdiği zarardan daha büyüktür... Bunlar Allah'ın veli ve nebilerinin kablarında insanlara küfür ve sapıklı şarabını içiriyorlar. İnsanlara sözde mücâhede elbisesini giydiriyorlar, gerçekte ise Allah ve Resûlüne harb açıyorlar. Gerçek velilerin kelime kalıpları içinde münafıkların ve kafirlerin laflarını sunuyorlar. Mümin ve veli olabilmek için onların yanın gelenler, onlarla beraber olanlar sonuna münafık ve Allah düşmanı kesilmektedirler." [sf. 101]

İbn Teymiye'nin İbn Arabî hakkındaki görüşleri zaman zaman değil, neredeyse her zaman böylesine ağır. Tekfirden hiç kaçınmadan ve "küfür ehli" ithamları da okuyucuyu elbette şaşkına çeviriyor. Mustafa Kara, meselelerin tahlil ve değerlendirilmesine başlarken "Değerlendirmede taraflardan birini tutma gibi bir endişemiz olmayacaktır. Hüsnüzan ve tenkid anlayışımızı her iki taraf için de -bilgimiz çerçevesinde- eşit oranda kullanmanın en tabiî yol olduğunu düşünmekteyiz." uyarısını yapıyor ve tüm konuları çeşitli kaynaklara da başvurarak yorumluyor. Sonrasında tasavvufa tevcih edilen tenkidler bölümü geliyor. Evvela Kübreviye tarikatının Rükniye kolunun kurucusu Simnânî (1336) ve Nakşibendî tarikatının büyüklerinden İmâm Rabbânî gibi sufilerin, akabinde İbn Kayyim (1350), Şâtıbî (1388), Taftazânî (1389), büyük âlim İbn Haldûn (1405), Ali Kârî (1605), vehhâbîliğin kurucusu Muhammed b. Abdulvahhâb (1792), İmam Rabbânî mektebinin en güçlü temsilcilerinden Dehlevî (1762) ve Yemenli âlim Şevkânî (1834) gibi sufi olmayanların tenkidlerini kısaca öğrenmek mümkün. Son olarak muasır âlimlerin düşünceleri yer alıyor. Burada hocanın "Şu da bir realitedir ki son asır İslâm dünyasına tesir eden şahısların çoğunun düşünce dünyası İbn Ârabî'den çok İbn Teymiye'ye yakındır" yorumunun önemsenmesi ve üzerine düşünülmesi gerekir. Sırasıyla düşünceleri derlenen isimler şöyle: Muhammed Abduh (1905) - Reşid Rıza (1935), Mustafa Sabri (1954), Abbas Mahmud Akkad (1964), XX. yüzyılın en büyük müfessirlerinden Elmalı'lı Muhammed Hamdi Yazır (1942), Sa'îd Nursî (1960), Mevdûdî (1979).

Hamdi Yazır'a göre "felsefe-i ilâhiye ve vahdet-i vücûd namı altında gizlenen bir felsefe" yoluyla din ve ahlâk namına hem ilmî hem de hikemî büyük zararlar neşet etmiştir. Her nerede bir şirk varsa bu felsefeyle az-çok bir ilgisi vardır. Nursî ise Mustafa Kara hocaya göre görüşlerince İbn Teymiye'ye benziyor fakat İbn Arabî'ye olan derin saygısı (ulûm-ı İslâmiyenin bir mucizesi demiştir) onu ayırıyor. Nursî'ye göre "bu zamanda Muhyiddin İbn Arabî kitaplarını, hususen vahdetu'l-vücûda dair meseleleri okumak zararlı" bir konumdadır. Mevdûdî'ye göre "İbn Teymiye büyük bir mücadele vererek İslâm'a sızmış bidat ve tortuları süzdü".

"İbn Teymiye'ye Göre İbn Arabî" kitabının netice bölümü sadece beş sayfa. Burada okuyucu uzun uzun Mustafa Kara hocanın meseleyi nihayete erdirmesini bekleyebilir fakat bu bekleyiş hatalı bir bekleyiştir. Hoca eskiye kayıtsız-şartsız bağlılığın yeri geldiğinde kan akıtmaktan kaçınmadığını, yeni düşünce üreten her farklı tonun mutlaka sesinin kısıldığını, tasavvufî düşüncelerinden dolayı Hallâc'ın, Sühreverdî'nin, Şeyh Bedreddin'in idam edildiğini, Gazalî'nin İhyâ'sının henüz sağlığındayken Endülüs'te, İbn Arabî'nin Fusûs'unun Kafkasya'da protestoyla yakıldığını hatırlatıyor. Tezini ise şöyle bağlıyor: "İbn Arabî ile İbn Teymiye İslâm düşüncesinin iki mühim simasıdır. Asırları peşinden sürükleyen bir güçleri vardır. Bu kadar büyük hareketlerin yönlendiricisi olmak sıradan bir iş değildir. Dolayısıyla bazı konularda insan olmaları sebebiyle hata yapmışlardır. Bazı görüş ve tesbitlerinde hata ile iç içedirler. Fakat hiçbiri de kafir değildir. Hiçbiri hatasız değildir. Dolayısıyla "taassub çukuru" her iki kanat için de söz konusu olabilir... Herkese hakkını vermek gerekir." [sf. 166-167]

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf